CUMA DUASI – MÜBAREK CUMA GÜNÜ NASIL DUA ETMELİYİZ?

HAYIRLI CUMALAR, BUGÜN CUMA NASIL DUA EDİLİR? CUMA GÜNÜ YAPILACAK DUA – CUMA GÜNÜ NASIL DUA ETMELİYİZ?

cuma-duasi-resimli-1

Cuma Duası

Lailahe illallah Cuma’nın sebebiyle, Muhammedün Resullullah gerek yüzün gölgesiyle dünya ve ahiret muradımı ver.
Melekler duasıyla, Ya vedüdüm, entel maksudum, Kulhüvellahü ehad, bin bir kere ya samed, cennet kapılarını aç, benim günahımdan geç.

Benim günahım varsada senin gibi halikim var. Muhammed Aleyhisselam dostum var.

İlahi kabre vardığım gece lütfeyle, yalnız kaldığım gece bilmediğimi bildir. Kabrimi nur ile doldur. Kevser şarabına daldır, ulu cemalini göster.

Gece gündüz yalvarırım sana dünya ve ahiret muradımı ver bana.

Rabbim Allah, fikrim zikrullah, kalbimin nuru Resullullah, evvelim Allah, ahirim Allah, La ilahe illallah Muhammedün Resullullah.

Cuma gibi günümüz var. İslam gibi dinimiz var. Muhammed gibi şahımız var. Allah dedim, dostum dedim, 99 ismine mühür vurdum, üstüne.

Sırrım sübhanım Allah, derdim dermanım Allah, gafil kuluna gam düşmüş, yetiş imdadımıza ya Muhammed.

Kulhüvellahü ehad, bin bir kere ya samed, ya Allah, ya Muhammed umarız senden şefaat.

Lailahe illallahtır özüm, Muhammed Mustafadır sözüm, ihlas-ı şerif ile yıkadım yüzüm. Ayetele kürsü için sen kabul eyle sözüm.

Bugün Cuma günüdür. Dinim İslam dinidir. Dinimin İslam dini olduğuna, yetmiş binin nısfına, mühürledim üstüne.

Lailahe illallah üç muradım var, biri cennet, bir ırmak diyarını görmek. Aç cemalini göster diyarını.

Ya Resullullah! Aman yarabbi ya rabbena her halimiz malumdur sana, gece gündüz yalvarırım sana. Her zaman sana muhtacım, cemalini göster bana.

Cennetine davet et Allahım kabrimizde rahatlık, sıratta selamet, tatlı canımız sana emanet, son nefesimizde selametler ihsan eyle.

Kabir suallerimiz ahsan eyle, cennetinle cemalini cümleyle beraber bana da nasip eyle.

Lailahe illallah selalar duası için, Muhammedün Resullullah arşı ala gölgesi için hastalara şifa, dertlilere deva, borçlulara edalar ihsan eyle Ya Rabbim.

cuma-duasi-resimli-4

Elif Allah, Nur Muhammed tez selamet.

Ya Celil, etme zelil, gönder delil. İlahi Yarabbi hacetimi rahmet deryasını ulaştır, duaya açılan elleri icabete eriştir.

Allahım senden başka kimsemiz yoktur. Lailahe illallah arşı alaya Muhammedün Resullullah şükür Mevlaya.

Yarabbi yarabbena her halim malumdur sana, cenneti alada cemalini göster bana.

Lailahe illallah günahlarımız af eyle, Muhammedün Resullullah makamımı nur eyle.

İlahi Yarabbi son nefesimde kendime malik olmadığım zaman bu duamı sana emanet ederim.

Selatü selaya yolladım Mevlaya, sen cümlemizin muradını ver gelecek Cuma’ya.

Lailahe illallah ve cellehü edası ile, Rabbim muradımızı ver melekler duası ile.

Lailahe illallah kalbimizi karartma, rızkımızı azaltma, kabrimizi, daraltma, senden başka kapı aratma, muhannete muhtaç etme.

Lailahe illallah imanla sabır, Muhammedün Resullullah azapsız kabir.

Allahım beni af eyle, her derdimi def eyle, rızkımızı bol eyle, kabrimizi nur eyle, sual meleklerinin cevabını muktedir eyle.

Evvelim Allah, ahirim Allah, kalbimde beytullah Lailahe illallah Muhammedün Resullullah. “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlühü” diyerek çene kapatmak nasip eyle Yarabbi.

Allahım şeytanın şerrinden, kabirdeki yılanlardan, çıyanlardan, ölümün dehşetinden, kabirin azabından, sıratın zulmetinden muhafaza eyle Allahım.

Ölümün hayırlısını, üç ayların birisini, Yasinin yarısını okurken ölmeyi nasip eyle Yarabbi.

Amin.

CUMA MESAJLARI – EN GÜZEL RESİMLİ CUMA SÖZLERİ FACEBOOK TWİTTER CUMA TEBRİKLERİ

HAYIRLI CUMALAR – SEVDİKLERİNİZ İÇİN EN GÜZEL RESİMLİ CUMA MESAJLARI GÜZEL SÖZLER, BİRBİRİNDEN GÜZEL VE DEĞİŞİK RESİMLİ CUMA GÜNÜ TEBRİK KARTLARI FACEBOOK TWİTTER PAYLAŞIMLARINIZ İÇİN.

-Bir gül kurur, kalpteki sevgi kurumaz. Yağan yağmur durur, gönüldeki fırtına durmaz. Her şey unutulur ama sevilen insanlar unutulmaz. Hayırlı, nurlu cumalar dilerim.

cuma mesajları tebrik kartları resimleri (4)
Ey AIIahım! Yaptığımız işIerde muvaffakiyetIer ihsan et bizIere. Kötü yoIIara geçenIeri gittikIeri yoIdan geri çevir. EvIerimize mutIuIuk ihsan eyIe. Taşımakta zorIanacağımız yükIerIe bizIeri sınavdan geçirme. Darda ve muhtac koyma. Amin. HayırIı cumaIar diIerim.

cuma mesajları tebrik kartları resimleri
-Allahım, aklıma ilim ve hikmet; fikrime, feraset ve basiret; bedenime sıhhat ve afiyet; ruhuma da, tekamül ve metanet ihsan eyle. Cumamız mübarek olsun, amin!

cuma mesajları tebrik kartları resimleri (1)
-Dünyada bir olan sende bin olsun, kainatta damla olan sende okyanus olsun. El açıp dua etiğin her şey bugün kabul olsun, amin! Hayırlı Cumalar dilerim.

cuma mesajları tebrik kartları resimleri (2)

-Ey Rabbim… Yalvarışım rahmetine güvenimden, her şey kudretinden, içimdeki kırık kalp Allah derken, rahmetini esirgeme üzerimizden. Amin. Hayırlı cumalar dilerim.

cuma mesajları tebrik kartları resimleri (3)

Hadislerde Kuranı Kerimin Fazileti

HADİSLERDE KUR’ÂN-I KERİM’İN FAZÎLETİ
1- Müslim’de rivayet edilen bir hadiste; Ebu Umame (r.a)’den, Resulullah
(s.a.v)’ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Kur’an’ı öğreniniz. Şüphesiz
o, kıyamet günü ehlin için çok iyi bir şefaatçı olacaktır.”

2- En-Nevvas b. Sem’an (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber’i şöyle derken duydum.
“Kıyamet günü Kur’an-ı Kerim ve bu dünyada onunla amel edenler getirilirler.
Önlerinde de kendilerini arkadaş edinenleri savunan Bakara ve Âl-i İmrân
sûreleri bulunur” (Müslim).

3- Buhârî’de rivayet edilen bir hadiste; Osman İbn Affan (r.a)’dan,
Resûlullah (s.a.v)’ın şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Aranızda en
hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.”

4- Hz. Aişe (r.anha) anlatıyor: Hz Peygamber (s.a.v): “Kur’an’ı okumak
kendisine zor geldiği halde onu takılarak okuyana iki sevap vardır”
buyurmuştur (Buhârî, Müslim).

5- Ebu Musa el-Eş’arî ( r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle
buyurdu: “Kur’an okuyan ve okuduğuyla amel eden mü’minin örneği, tadı
güzel kokusu güzel turunç meyvesi gibidir. Kur’an okumayan, ancak onunla
amel eden mü’minin örneği de tadı güzel ancak kokusu olmayan ham hurma
gibidir. Kur’an’ı okuyan münâfığın durumu ise kokusu güzel tadı buruk
reyhâne otu gibidir. Kur’an’ı okumayan münâfığın durumu ise kokusu olmyan,
tadı da buruk olan acı yaban keleği gibidir”( Buhârî, Müslim ).

6- Hz. Ömer (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) “Allah Teâlâ bu
Kur’an’la bazı kavimleri yüceltir bazılarını da batırır” buyurmaktadır
(Buhârî, Müslim).

7- Müttefakun aleyh olan bir hadiste, İbn Ömer (r.a)’den Allah Rasûlü’nün
şöyle dediği rivayet olunmuştur. “Haset (gıpta veya imrenme) sadece iki
yerde olur. Biri Allah’ın kendisine Kur’an öğrenmeyi nasip ettiği kimsedir
ki, onu gece gündüz okur, kendisini işiten komşusu: “Keşke komşuma verilen
Kur’an nimeti bana da verilseydi de, gereği ile amel ettiği gibi ben de
etseydim!” der. Diğeri de, Allahın kendisine mal verdiği kimsedir ki, onu
hak yolda sarfeder. Bunu gören diğer biri: “Keşke şu hayırsever kişiye
verilen mal gibi bana da verilseydi de, onun yaptığı gibi ben de hayır
yapabilseydim!” diye imrenir.

8- el-Berâ b. Âzib (r.a) anlatıyor: Sahabilerden biri atı yanında iple
bağlı olduğu halde Kehf Sûresi’ni okumaya başlar. Derken bir bulut çıkar ve
sahabinin üzerine çökmeye yönelir. Hatta atı bu buluttan ürkmeye başlar.
Sahabi sabah olunca Hz. Peygamber (s.a.v)’e gelip durumu anlatır.
Hz.Peygamber (s.a.v): “O Kur’an için inmiş huzur bulutudur” buyurur
(Buhârî, Müslim).

9- İbni Abbas (r.a) anlatıyor: Hz.Peygamber ( s.a.v): “İçinde Kur’an’dan bir
şey bulunmayan kişi harabe ev gibidir” buyurmuştur (Hadis hasen-sahîhtir;
Tirmizî).

10- Tirmizî’nin hasen ve sahih diye vasıflandırdığı, Ebu Davud’un da rivayet
ettiği bir hadiste Abdullah b. Amr b. el-Âs ( r.a)’ın nakline göre
Hz.Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kur’an ehline; Kur’an’ı oku ve
yüksel, Kur’an’ı tıpkı dünyada okuduğun gibi tane tane tertil üzere oku,
zira senin rütben, okuyacağın son âyetin yakınındadır” denilecektir.

11- Sahîh-i Müslim’de, Ukbe b. Âmir (r.a)’den şöyle bir hadis rivayet
edilmiştir: “Biz, Suffa’da iken Resûlullah (s.a.v) dışarı çıkıp: “Günah
işlemeksizin ve akrabalık bağını koparmaksızın Buthan’a yahut Akik’a kadar
gidip oradan iri hörgüçlü iki deve getirmeyi hanginiz ister?” diye sordu.
“Ya Resûlallah! Biz bunu isteriz” dedik. “Öyle ise sizden herhangi biri
mescide gider de celil ve aziz olan Allah’ın kitabından iki âyet öğrenir
yahut okursa bunlar onun için iki deveden daha hayırlıdır. Üç âyet onun
için dört deveden daha hayırlıdır. Bu âyetlerin sayıları arttıkça, o kadar
deveden daha hayırlıdır.”

12- İbn Mes’ud (r.a) Hz. Peygamber (s.a.v)’in şöyle dediğini rivayet
etmiştir: “Bir kavme, Allah’ın kitabını en iyi okuyanları imamlık eder”
(Müslim).

13- Câbir b. Abdullah (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber, Uhud’da öldürülenlerden
iki kişiyi biraraya getirdikten sonra: “Bunlardan hangisi Kur’an’la daha
fazla haşır neşirdi?” diye sorar; birine işaret edilldiği takdirde, önce
onun defin işlemini yapardı (Buhârî-Tirmizî, Nesaî, İbn Mâce).

14- İmrân İbn Husayn (r.a) anlatıyor: Bana Kur’an okuyan bir kadın uğradı,
okudu sonra karşılık istedi ardından da bu isteğini geri alarak şöyle dedi:
Hz.Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: “Kim Kur’an okursa karşılığını Allah’dan
istesin. Bir zaman gelecek insanlar Kur’an okuyacaklar da karşılığını
insanlardan isteyecekler” (Hadis hasendir, Tirmizî)

15- İbn-i Mes’ud ( r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) “Allah’ın kitabından
bir harf okuyanın, okuduğu harfe karşılık sevabı vardır. Bir iyilik on katıyla
değerlendirilir. Elif, Lâm, Mîm bir harftir demiyorum. Elif de harftir,
lâm da harftir, mim de harftir” buyurmaktadır (Hadis hasen-sahîhtir,
Tirmizî ).

Kuran Okuma Adabı

KUR’AN OKUMA ÂDÂBI

1- Okumaya başlamadan önce ağzı misvakla temizlemek.

2- Kur’an’ı mescit veya bir başka temiz yerde okumak.

3- Kıbleye yönelmek.

4- Allah Teâlâ’nın: “Kur’an okuyacak olduğun zaman,kovulmuş şeytandan Allah’a sığın” âyeti (Nahl, 98) mûcebince Kur’an okumaya başlarken eûzü çekmek.

5- Tevbe Sûresi hariç her sûrenin başında besmele çekmek.

6- Okunan Kur’an âyetlerini huşû ile dinleyip anlamları hakkında düşünmek.
Allah Teâlâ, Muhammed Sûresi’nin 24. âyetinde bu hususa işaretle meâlen:
“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri mi kilitli?!” buyurmaktadır.

7- Sesi güzelleştirmek ve Kur’an’ı tane tane okumak (Müzzemmil, âyet: 4).

8- Aceleci davranmamak.

9- Med kaidelerine uymak.

Kuranın Yazılış Tarihi

KUR’ÂN’IN YAZILIŞ TARİHİ
1- Kur’an’ın Allah Rasûlü zamanında yazımı:
Allah Rasûlünün (s.a.v) emri ile vahiy katipleri Kur’an’ı parça parça olarak işlenmiş ince deriler, kürek kemikleri, ağaç kabukları ve düzgün taş gibi maddelerin üzerine yazmakta idiler. Yazılan bu âyetler, vahiy henüz tamamlanmadığı için, tek bir mushafta toplanmamıştı. Bu dönem içersinde Ashab ezberledikleri âyetleri Allah Rasûlünün (s.a.v) gösterdiği sûrelerin altına yazıyorlardı.

2- Kur’an’ın Hz. Ebu Bekr (r.a) döneminde yazılışı:
Zeyd b. Sabit (r.a), Hz. Ebu Bekr (r.a)’in emri ve Hz. Ömer (r.a)’in uygun bulmasıyla Kur’an âyetlerini biraraya toplamıştır. Zeyd İbn Sabit Kur’an’ı toplarken, vahiy katiplerinin yazdıklarını dikkate almış ve âyetleri ilk defa bir mushafta toplamıştır.

3- Kur’an’ın Hz. Osman (r.a) döneminde yazılışı:
ilk Mushaf Kur’an’ın okunşundaki tartışmalara son vermek amacıyla, farklı kıraatleri yansıtacak şekilde Hz. Ebu Bekr’in topladığı ve Hz Ömer’in kızı Hafsa’nın koruduğu nüshaya bağlı kalınarak yazıldı. Bununla ilgili olarak Hz. Osman, Zeyd b. Sâbit (r.a), Abdullah b. ez-Zübeyr (r.a), Sad b. el-Âs (r.a) ve Abdurrahman b. el-Haris b. Hişam (r.a)’ı görevlendirdi. Bu Mushaf üzerinde noktalama işaretleri ve harekeleri bulunmamaktaydı. Hz. Osman (r.a) yazılan Kur’an’ın bir nüshasını saklamış diğer nüshaları ise çeşitli İslam şehirlerine göndermiştir.

4- Kur’an’ın harekelenmesi ve noktalanması üç merhalede tamamlanmıştır.
Birincisi: Muaviye b. Ebu Süfyan döneminde, Muaviye, Ebu’l-Esved’i görevlendirmiş, O da Kur’an okurken meydana gelebilecek okuma hatalarını ortadan kaldırmak amacıyla nokta şeklinde hareke işaretleri koymuştur. İkincisi: Abdülmelik b. Mervan döneminde Kur’an’daki bazı harfleri birbirinden ayırmak için noktalar konulmuştur. Mervan bu işte el-Haccac b. Yusuf’u görevlendirmiş; o da bu işi Nasr b. Âsım ve Hayy b. Yasmur’a havale etmiştir. Üçüncüsü: Bu dönemde i’rab alametleri olan Fetha, Damme, Kesre ve Sükûn konulmuştur. Bu harekelendirmede Halil b. Ahmed el-Ferahîdî’nin yolu izlenmiştir.

Kuranın Bazı Sure ve Ayetlerinin Fazileti Hakkında Bilgiler

BAZI SÜRE VE ÂYETLERİN FAZİLETLERİ
1- Ebu Saîd Raf’i b. el-Muallâ (r.a) anlatıyor: Hz.Peygamber (s.a.v) bana,
“mescidden çıkmadan önce Kur’an’daki en büyük sûreyi sana öğreteyim mi?”
buyurdu ve elimden tuttu. Mescidden çıkmaya niyetlendiğimizde: Ey Allah’ın
Elçisi! “Kur’andaki en büyük sûreyi sana öğreteyim mi?” diye sormuştunuz,
dedim. Hz.Peygamber de: “O, yedi âyet olan el-Hamdü Lillâhi Rabbi’l-Âlemin
sûresidir ve bana ihsan olunan Kur’an’dır” buyurdular (Buhârî).

2- İbn-i Abbas (r.a) anlatıyor: Cebrail (a.s) Hz. Peygamber (s.a.v)’in
yanına oturduğunda yukarı cihetten bir çıtırtı sesi duyup başını yukarıya
kaldırdı ve “bu ses semadan sadece bugün açılan bir kapının sesidir” dedi.
Hemen bir melek geldi. Cebrail, “bu melek bundan önce hiç yeryüzüne
inmemiştir” dedi. Sonra melek selam verdi ve “senden önce hiçbir peygambere
verilmeyen iki nurla Fâtiha Sûresi ve Bakara Sûresi’nin sonlarıyla seni
müjdeliyorum, onlardan okuyacağın her harfin karşılığı verilir” buyurdu
(Müslim).

3- Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v): “Evlerinizi kabirlere
çevirmeyin, çünkü şeytan, içinde Bakara Sûresi okunan evlerden nefret eder”
buyurdu (Müslim).

4- Ubeyy b. Ka’b (r.a) anlatıyor: Hz.Peygamber (s.a.v): “Ey Ebu’l Munzir
Allah’ın kitabındaki hangi âyetin daha büyük olduğunu bilir misin? buyurdular.
Ben de “Allahu Lâ İlâhe İllâ Hüve’l Hayyu’l Kayyûm’dur” cevabını verince,
“Ebu’l-Munzir! Mâşaallah, sorulan herşeyi biliyorsun!” buyurdular (Müslim).

5- Ebu Mes’ud el-Bedrî (r.a) anlatıyor: Hz.Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu;
“Kim bir gecede Bakara Sûresi’nin son iki âyetini okursa ona yeter”
(Buhârî, Müslim).

6- Ebu Umame el-Bahîlî (r.a) anlatıyor: Hz.Peygamber (s.a.v)’i
şöyle buyururken duydum: “Kur’an okuyunuz, çünkü o kıyamet günü sahibine
şefaat edecektir. Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okuyunuz. Bu iki sûre
kıyamet günü iki bulut ya da arkadaşlarını savunan saf saf olmuş iki kuş
kafilesi gibidir. Bakara Sûresi’ni okuyunuz. Bu sûre sahibi için bereket;
terkeden için ise üzüntü vesîlesidir. Onu okumayanlar bunu elde edemezler”
(Müslim).

7- Ebu’d-Derdâ (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur.
“Kim Kehf Sûresi’nden on âyet ezberlerse Deccal’dan korunmuş olur”. Bir başka
rivayette ise “Kehf Sûresi’nin sonundan okursa” buyrulmaktadır (Müslim).

8- Ebu Saîd el-Hudrî (r.a) anlatıyor: Hz.Peygamber (s.a.v) şöyle
buyurmuştur: “Cuma günleri kim Kehf Sûresi’ni okursa onun için iki cuma
arası aydınlanmış olur”. (Hâkim, Beyhakî. Bu hadis sahihtir.)

9- İbn Mesud (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber ( s.a.v) şöyle buyurmuştur.
“Mülk Sûresi kabir azabına manidir”. (Hâkim, Ebu Naim. Bu hadis sahihtir.)

10- İbn Ömer (r.a) anlatıyor: Hz.Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur.
“Kim kıyamet gününü müşahede etmek isterse Tekvir, İnfitâr ve İnşikak
sûrelerini okusun, kıyameti gözleriyle görmüş gibi olur” (Ahmed, Tirmizî,
Hâkim).

11- Ebu Saîd el-Hudrî (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) İhlâs Sûresi
hakkında şöyle buyurmuştur. “Hayatım yed-i kudretinde olan Allah’a yemin
ederim ki, bu sûreyi okumak, bütün Kur’an’ın üçte birini okumaya denktir.”
Bir başka rivayette ise Hz. Peygamber (s.a.v) Ashabına: “Ashabım! Kur’an’ın
üçte birini bir gecede okumak size güçlük verir mi?” diye sormuştu. Bu soru
Ashabına güç gelerek, Ya Rasûlallah! Hangimizin buna gücü yetebilir! demişlerdi.
Bunun üzerine, Hz. Peygamber: “Kul Hüva’llahu Ehad Sûresi Kur’an’ın üçte biridir”
buyurdu (Buhârî).

12- Muaz b. Enes (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur;
“Kim Kul Hüva’llahu Ehad Sûresi’ni on defa okursa, Allah onun için cennette
bir ev yaptırır” (Ahmed).

13- Ukbe b. Âmir (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur.
“Hiç benzerleri bulunmayan, bu gece nazil olan âyetleri biliyor musunuz?
Bunlar, Kul Eûzü Bi-Rabbil-Felak ile Kul Eûzü Bi-Rabbi’n Nâs’tır”
(Müslim ve Nesâî).

14- Hz. Âişe (r.a) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.v) her gece yatağına
geldiği zaman iki elini birleştirerek Kul Hüvallahu Ehad, Kul Eûzü
Bi-Rabbil-Felak, Kul Eûzü Bi-Rabbi’n-Nas sûrelerini okur, ellerine üfler,
sonra da iki eliyle vucudunun, ellerinin eriştiği kısımlarını sıvazlardı.
Elleriyle başını, yüzünü, vücudunun ön kısmını meshetmeye başlardı. Ve böyle
okuyup üfleyerek vücudunu meshetmeyi üç defa tekrarlardı” (Buhârî, Muslim).

15- Hz. Âişe (r.a) anlatıyor: “Hz.Peygamber bir şeyden müşteki olduğu
zaman Felâk ve Nâs sûrelerini okur, üzerine üflerdi. Ağrısı artınca ben ona
Kur’an okur, bereketini dilemek için eliyle üzerini sıvazlardım”. (Buhârî)

Kuran-ı Kerim Ayetlerinde Kuranın Fazileti

KUR’AN-I KERİM ÂYETLERİNDE KUR’AN’IN FAZÎLETİ
1- “Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar
(belli vakitlerde) namaz kıl; bir de sabah namazını. Çünkü sabah
namazı şahitlidir. Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir
nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer
bir makama göndereceğini umabilirsin” (İsrâ, 78, 79).

2- “O kitap (Kur’ân); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar
ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir” (Bakara, 2).

3- “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden
ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiği aydır” (Bakara, 185).

4- “Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size
apaçık bir nur indirdik” (Nisâ 174).

5- “Gerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir kitap geldi. Rızasını
arayanı Allah onunla kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle
karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir” (Mâide 15, 16).

6- “Bu (Kur’ân), Ümmü’l-Kurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman için
sana indirdiğimiz ve kendinden öncekileri doğrulayıcı mübarek bir kitaptır.
Ahirete inananlar buna da inanırlar ve onlar namazlarını hakkıyla kılmaya
devam ederler” (En’âm, 92).

7- “İşte bu (Kur’ân), bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Buna uyun
ve Allah’tan korkun ki size merhamet edilsin” (En’âm, 155).

8- “Gerçekten onlara, inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet
olarak, ilim üzere açıkladığımız bir kitap getirdik” (A’râf, 52).

9- “Kitab’a sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte biz böyle
iyiliğe çalışanların ecrini zayi etmeyiz” (A’râf, 170).

10- “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin” (Arâf, 204).

11- “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa,
müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir. De ki: Ancak Allah’ın
lûtfuf ve rahmetiyle, işte bunlarla sevinsinler. Bu onların (dünya malı
olarak) topladıklarından daha hayırlıdır” (Yunus, 57, 58).

12- “Elif. Lâm. Râ. (Bu Kur’an), Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, yani her şeye galip (ve) övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır” (İbrahim, 1).

13- “Biz, Kur’an okunduğu zaman, seninle ahirete inanmayanların arasına gizleyici bir örtü çekeriz. Ayrıca, onu anlamamaları için kalplerine bir
kapalılık ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Sen, Kur’an’da Rabbinin
birliğini yadettiğinde onlar, canları sıkılmış bir vaziyette, gerisingeri
dönüp giderler” (İsrâ, 45, 46).

14- “Biz, Kur’an’dan öyle birşey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve
rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır” (İsrâ, 82).

15- “Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar
tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu
Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri hem de
gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitab, Allah’ın,
dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi
de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz” (Zümer, 23).

16- “İşte böylece sana da emrimizle Kur’ân’ı vahyettik. Sen, kitap nedir,
iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle
doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu
göstermektesin” (Şûrâ, 52).

17- “Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah
korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz” (Haşr, 21).

18- “Biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır” (Kadr, 1, 2, 3).

19 – “İşte o apaçık delil Allah tarafından gönderilen ve en doğru hükümleri hâvî tertemiz sahifeleri okuyan bir elçidir” (Beyyine, 2, 3).

20- “Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız”
(Hicr, 9).

Kuran ve Bilim Hakkında Bilgiler

KURAN VE BiLiM

 

KURAN VE BİLİM HAKKINDA…

İlerleyen sayfalarda Kuran ayetlerinin evren hakkında verdiği bazı bilgilerin bilim ile olan olağanüstü paralelliğine değineceğiz. Ama öncelikle, Kuran ve bilim konuları üzerinde uzun süredir devam eden bir karışıklığa da değinmek gerekiyor.

Bu karışıklık, bazı ateist “bilim adamları”nın Kuran’a önyargılı biçimde yaklaşmalarından kaynaklanır. Allah’ın varlığına inanmayan, dolayısıyla da Kuran’ın Hz. Muhammed tarafından “yazıldığını” öne süren bu kişiler, Kuran’ın verdiği haberlerin mutlaka bilimle çelişeceği noktasından hareket etmişlerdir. “6. yüzyılın bilgisi ile yazılan bir kitap, elbette sürekli gelişen ve yeni doğrular bulan bilimle çelişecektir” gibi bir mantık öne sürmüşlerdir. Böylesine bir önyargı ile baktıkları Kuran ayetlerinin anlamlarını çarpıtarak, sözkonusu iddialarına destek bulmayı denemişlerdir.

Buna karşılık bazı müslümanlar, bu karalamalara karşı savunma yapmaya çalışırken, bir hataya düşerek, Kuran’ı bir “bilim kitabı”olarak tanıtmaya başlamışlardır. Kuran’ın bilimle çelişmediğini ispatlamaya çalışırken, neredeyse tüm bilimin Kuran’ın içinde olduğunu söylemişlerdir. Hatta, bilimsel gelişme için, formüllerle ya da deneylerle uğraşmak yerine, Kuran’ın daha derin araştırılmasının daha faydalı olduğunu öne sürenler olmuştur.

Oysa, Kuran ayetlerinden anladığımıza göre, Kuran bir “bilim kitabı”değildir. Bilime öncülük etmek, kimya formülleri aktarmak ya da kuantum fiziği öğretmek için indirilmemiştir.

Kuran’ın ne amaçla indirildiğini ayetler şöyle açıklıyor:

“Elif, Lam, Ra. Bu bir Kitap’tır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik.” (İbrahim Suresi, 1)

“(Kuran) Temiz akıl sahipleri için bir hidayet rehberi ve bir zikirdir.” (Mümin Suresi, 54)

Kısacası Kuran, müminlere rehber olmak üzere indirilmiştir. Onları “karanlıklardan aydınlığa” yani inkardan imana çıkaracak ve onlara Allah’a nasıl kulluk edeceklerini, O’nun rızasını nasıl arayacaklarını açıklayacaktır.

“Rehber” olma özelliği, müminin karşılaşacağı olaylarla ilgili özlü bilgileri aktarmayı da içerir. Diğer deyişle Kuran, müminin tüm ibadetlerini nasıl yapacağını açıklar.

Müminin ibadetleri ise iki türlüdür: Namaz, oruç gibi doğrudan Allah’a karşı yapılan ibadetler ve “iyiliği emredip-kötülüğü engellemek” olarak özetlenebilecek olan ve toplum içinde gerçekleştirilecek ibadetler.

Bu yüzden Kuran, mümine, “iyiliği emredip, kötülükten sakındırırken” yani dini anlatırken ve dinin düşmanlarına karşı mücadele ederken ne gibi yöntemler izlemesi gerektiğini anlatır. Bunun yanında, ne tür insanlarla ve toplumlarla karşılaşacağını tarif eder. Sayısız ayette “De ki…” ve “Derler ki…” ifadeleriyle başlayan cümleler, müminlerin diğer insanlarla nasıl bir diyalog içine gireceğini anlatır.

Ama bunlardan yola çıkıp “Kuran bir sosyoloji kitabıdır” ya da “Kuran bir psikoloji kitabıdır” diyemeyiz. Çıkarılacak sonuç, Kuran’ın, kendisini rehber edinen müminlere, Allah’a yakınlaşma ve Allah yolunda mücadele için girişecekleri çabada yardımcı olmak üzere psikolojik ve sosyolojik bilgiler verdiğidir. Bu bilgilerin, hiç bir sosyoloji ya da psikoloji kitabında verilemeyecek kadar özlü ve doğru olduğunu, müminler, yaşadıkları tecrübelerden bilirler.

Kuran aynı şekilde, “dünyaya nizam verme”gibi bir misyon da yüklenmiş olan müminlere, politik bilgiler verir. Dünyada etkin “güç odakları”nı tarif eder. Müslümanlara kimin düşmanlık besleyeceğini bildirir. Dünyadaki bozgunculuğun ardında kimlerin var olduğunu açıklar. Ama bundan da “Kuran bir siyaset bilimi kitabıdır” sonucu çıkmaz. Kuran bu bilgileri, müminlere “rehberlik” etmek için vermektedir. Aynı şey, Kuran’ın verdiği tarihsel bilgiler için de geçerlidir: İnsanlık tarihi elbette Kuran’dan öğrenilmez ama Kuran, tarihin en önemli anahtarlarını vermekte, müminlerle dine düşman olanlar arasındaki mücadelenin tarihteki yerinden bahsetmektedir.

Aynı kıstas, kuşkusuz bilim için de geçerlidir: Bilim, araştırma ve deney sonuçlarından elde edilir. Bu zaten, Allah’ın “yerde ve gökte”ki ayetlerinin incelenmesi için verilen Kuran emrinin de bir gereğidir. Ama Kuran’dan kimya formülleri çıkarmaya çalışmak kuşkusuz hata olacaktır. Kimya formülleri, müminin “ibadetleri” açısından doğrudan bir önem taşımamaktadır ki, Kuran’da açıklansın. Bunu araştırmak kimyacıların işidir. Ve kuşkusuz gereklidir, ama laboratuarda yapılacaktır.

Bunun yanında, Kuran ayetleri gerçekten de bazı bilimsel gerçeklere değinir. Çünkü mümin, nasıl bir “siyaset bilimcisi”olmasa da girişeceği çaba nedeniyle politik ortamı bilmesi gerekiyorsa; “bilim adamı” olmak zorunda olmasa da, Allah’ın yarattıklarını tanıma açısından bilime aşina olmalıdır. Bu nedenle Kuran, evrenin yaratılışı, insanın doğumu, atmosferin yapısı gibi bazı konularda temel bilgiler verir. Bu konularda verilen bilgilerin, modern bilimin son bulgularıyla uyum içinde olması ise, Kuran’ın “insan yazması”olmadığını bir kez daha ortaya koyması açısından önem taşımaktadır.

 

BIG BANG (BÜYÜK PATLAMA)

Bu yüzyılda elde edilen bazı veriler, evrenin “yok”iken “var” hale geldiğini göstermiştir. Buna göre, evrenin bir başlangıcı vardır ve bu başlangıç Big Bang adı verilen bir “Büyük Patlama” ile gerçekleşmiştir. Bugün Big Bang Teorisi, bilim çevrelerinin büyük bölümünde kabul görmektedir.

Bu teoriye göre, evrenin tüm materyali yaklaşık 15 milyar yıl önce tek bir noktada toplanmıştı. Bu tek nokta sonsuz bir yoğunluk ve sonsuz bir ısı anlamına geliyordu. Yoğunluk sonsuzdu ama bir hacmi yoktu. İşte Büyük Patlama’dan önceki bu dönem (ki buna dönem demek zordur; madde olmadığı için zaman da yoktur) evrenin olmadığı, herşeyin “yok”olduğu dönemdi. Teoriye göre, büyük bir patlama ile sonsuz yoğunluktaki birikim büyük bir hızla dağılmaya başlamıştır. Bir başka deyişle Büyük Patlama ile, evren “yok” iken, “varolmaya” doğru yola çıkmıştır.

Bugün, evrenin sürekli olarak genişlemekte olduğunun ispatlanması Büyük Patlama’nın en büyük delili olarak kabul edilir.

“Bugün artık galaksilerin her yöne doğru bizden uzaklaştığını biliyoruz. Kozmolojistler evreni şişen bir balonun yüzeyi gibi düşünürler. Şüphesiz gerçek uzay, balonun yüzeyi gibi 2 değil 3 boyutludur ve her yöne doğru genişler.” (New Scientist, 26 Eylül 1987)

Gök cisimlerinin kaçma hızı uzaklık arttıkça artmaktadır. Örneğin, bizden bir milyar ışık yılı uzaklıktaki Ursa-Major Takım Yıldızı, her saniye dünyadan 1.500 kilometre uzaklaşırken, çok daha uzak olan Hidra Takım Yıldızı’nın uzaklaşma hızı saniyede 6.000 kilometredir.

Evren genişlediğine göre bu genişlemenin başladığı bir an olması gerekir. “Bu genişlemeyi tersine doğru düşünür ve evrenin gelişmesini zaman içinde geriye doğru çekersek o zaman her şey, 15 milyar yıl kadar önce sonsuz yoğunlukta tek bir matematiksel noktada, tekillikte toplanacaktır.”(New Scientist, 12 Mayıs 1988, sf. 52)

Big Bang teorisinin en büyük önemi, evrenin bir başlangıcı olduğunu ispatlamasıdır. Bunun yanısıra, pek çok kimsenin düştüğü bir yanılgıya da değinmek gerekir: Çoğu kişi, Allah’ın evreni Big-Bang ile -veya başka bir şekilde- yarattığını fakat bundan sonraki olayların “kendi kendine” işlediğini zanneder. Bu mantığa göre, Allah yalnızca “ilk hareket”i yaratmıştır ve evren birbiri ardına dizili domino taşları gibi kendiliğinden oluşmuştur. Oysa bu düşünce kökten yanlıştır. Big-Bang, evrende bildiğimiz, hesaplayabildiğimiz ilk harekettir. Evrenin bu patlama sebebiyle oluşması ve yaşadığımız büyük dengenin kendi kendini oluşturmuş olması düşünülemez. Hiç bir kuralı olmayan bir patlama sonucu dağılan parçacıkların, galaksileri, yıldız sistemlerini ve içinde dünyamızın yer aldığı Güneş sistemini kendi kendine oluşturduğu gibi bir sonuca varılamaz. Tek bir atomun bile, içerdiği olağanüstü sistemlerle kendi kendine şekillenmesi düşünülemezken koca bir evrenin bir patlamanın “kudretiyle” oluştuğunu söylemek akıldışı bir yaklaşımdır. Bunların hepsi de yine Allah’ın ilmiyle gerçekleşmiştir. Nitekim Kuran’da Allah’ın önce “gökleri” yarattığını, daha sonra yeryüzünü düzenlediği, onda dağları varettiği ardından atmosferi düzenlediği, en sonra da canlıları var ettiği bildirilmektedir. Aynı şekilde, Kuran ayetleri Allah’ın evrendeki tüm varlıkları sürekli yönettiğini bildirmektedir:

“Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim’dir, bağışlayandır.” (Fatır Suresi, 41)

“Sizi diri tutan, sonra öldürecek, sonra da diriltecek olan O’dur. Gerçekten insan pek nankördür.” (Hac Suresi, 66)

“Gökten yere her işi O evirip düzene koyar…” (Secde Suresi, 5)

“Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah’ın her şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah’ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için.” (Talak Suresi, 12)

Big Bang, evrenin başlangıcıyla ilgili bugün için en tutarlı teori olarak bilinmektedir. Çeşitli itirazlar gelmesine rağmen bunlar Big Bang sonrası evrenin oluşumuyla ilgilidir ki bu konu zaten oldukça karmaşıktır. Atomların, yıldızların, galaksilerin hangi sebep-sonuç ilişkileri içinde yaratıldıkları bugün tam olarak bilinmemektedir. Ama kuşkusuz Allah’ın, insanı bir su damlasını sebep kılarak yarattığı gibi, evreni de sebepler zinciri içinde yaratmış olduğu düşünülebilir. Ve bu sebebin çıkış noktası bir patlama veya başka birşey olabilir. Ama hiçbir aşama Allah’tan bağımsız kendi kendine oluşmamıştır. Ve sonuçta oluşan mükemmellik onun üstün ilmi ve kudretini gözler önüne sermektedir.

Tüm evren, bu evrenin ucunda bir yerde yaşayan insanoğluna yararlı kılınmıştır. Kuran, ‘Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O’nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır.’ (Nahl Suresi, 12) ayetiyle buna dikkat çeker.

Ve önceden de söylediğimiz gibi, Kuran’da evrenin ve dünyanın yaratılışı ile ilgili tüm Kuran haberleri, bilim aracılığıyla bulunan gerçeklere uygundur. Aşağıda bu konuyla ilgili bazı örnekler yer alıyor.

 

EVRENİN GENİŞLEMESİ

20. yüzyıla gelene kadar tek bir bilim adamı dahi evrenin genişlemekte olduğu yönünde bir teori ortaya atmamış, hatta, belki de böyle bir olayı aklından geçiren dahi olmamıştı. Stephan Hawking, evrenin genişlemesinin farkedilmesini 20. yüzyılın en büyük olaylarından biri olarak niteledikten sonra, bu olayın bugüne gizli kalmasından duyduğu şaşkınlığı şöyle dile getirir: ‘Evrenin genişlemekte olduğunun ortaya çıkarılışı 20. yüzyılın en büyük düşünsel devrimlerinden biridir. Bu günden geçmişe bakıldığında kimsenin bunu neden daha önce akıl etmediğine şaşmamak elde değil.’

Oysa Allah’ın, 600’lü yıllarda vahyettiği kitabında, Allah’ın evreni yarattığını ve de onu “genişlettiği” bildirilmektedir. Konuyla ilgili ayet şöyle demektedir:

“Biz göğü ‘büyük bir kudretle’ bina ettik ve şüphesiz. Biz, (onu) genişleticiyiz.” (Zariyat Suresi, 47)

 

EVRENDEKİ KUSURSUZLUK

“O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman’ın yaratmasında hiç bir ‘çelişki ve uygunsuzluk’ göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.” (Mülk Suresi, 3-4)

Evrendeki milyarlarca yıldız ve galaksi mükemmel bir uyum içinde kendileri için tesbit edilmiş yörüngelerinde hareket eder. Yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı oldukları sistemlerle birlikte dönerler. Hatta bazen içinde 200 -300 milyar yıldız bulunan galaksiler birbirinin içinden geçip giderler. Bu geçişte, evrendeki büyük düzeni bozacak herhangi bir çarpışma olmaz.

Evrende hız kavramı dünya ölçüleriyle karşılaştırıldığında akıl durduracak boyutlardadır. Milyarlarca, trilyonlarca ton ağırlığındaki yıldızlar, gezegenler ve sayısal değerleri ancak matematikçilerin anlayabileceği büyüklükteki galaksiler ve galaksi kümeleri uzay içinde korkunç bir süratle hareket ederler.

Örneğin, dünya saatte 1670 km. hızla kendi ekseni çevresinde döner. Bugün en hızlı merminin saatte ortalama 1.800 km.lik bir sürate sahip olduğu düşünülürse dünyanın dev boyutlarına rağmen süratinin ne denli büyük olduğu anlaşılır.

Dünyanın güneş etrafındaki hızı ise merminin yaklaşık 60 katıdır: saatte 108.000 km. (Böylesine büyük bir süratle yol alabilen bir araç yapılabilseydi dünyanın çevresini 22 dakikada dolaşacaktı.)

Verdiğimiz bu sayılar sadece dünya içindir. Güneş sistemi ise daha da ilginçtir. Bu sistemin sürati mantık sınırlarını zorlayacak derecededir. Evrende sistemler büyüdükçe sürat artar. İşte güneş sisteminin galaksi merkezi etrafındaki dönüş sürati: -Saatte tam 720.000 km., 200 milyar yıldızı bünyesinde bulunduran “Samanyolu Galaksisi”nin uzay içindeki hızı ise saatte 950.000 km. dir

Bu başdöndürücü hız, aslında dünya üzerindeki yaşamımızın pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterir. Böylesine karmaşık ve hızlı bir sistem içinde dev kazaların oluşması normalde oldukça mümkündür. Ancak, ayette dendiği gibi, tüm bu sistem içinde hiç bir ‘çelişki ve uygunsuzluk’ yoktur. Çünkü evren de, her şey gibi, “başıboş”değildir ve Allah’ın koyduğu dengeye göre işlemektedir.

YÖRÜNGELER VE DÖNEN EVREN

Evrendeki büyük dengenin en önemli nedenlerinden biri, kuşkusuz gök cisimlerinin belirli bir yörünge izliyor olmasıdır. Bu yörüngelere, yakın zamana kadar bilinmediği halde, Kuran’da da dikkat çekilmiştir:

“Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur; her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler.” (Enbiya Suresi, 33)

Gerçekten de yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı bulundukları sistemle birlikte dönmekte, evren bir fabrikanın dişlileri gibi düzenli çalışmaktadır.

Evrendeki yörüngeler sadece bazı gök cisimlerinin hareketi değildir. Güneş sistemimiz hatta diğer galaksiler, başka merkezler etrafında büyük bir hareketlilik gösterirler. Dünya ve onunla birlikte Güneş Sistemi her yıl, bir önceki yerinden 500 milyon kilometre uzakta bulunur.

Gök cisimlerinin yörüngelerinden en ufak bir sapmanın bile sistemi altüst edecek kadar önemli sonuçlar doğurabileceği hesaplanmıştır. Örneğin dünya yörüngesinde, normalden fazla veya eksik 3 milimetrelik bir sapma bakın nelere yol açabilirdi:

“Dünya güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer ki her 18 milde doğru bir çizgiden ancak 2.8 mm ayrılır. Dünyanın çizdiği bu yörünge kıl payı şaşmaz, çünkü; yörüngeden 3mm’lik bir sapma bile büyük felaketler doğururdu: sapma 2.8 yerine 2.5 mm olsaydı yörünge çok geniş olurdu ve hepimiz donardık, sapma 3.1 mm olsaydı hepimiz kavrularak ölürdük.” (Bilim ve Teknik, Temmuz 1983)

Gök cisimlerinin bir başka özelliği de, yörüngelerinin dışında bir de kendi etraflarında dönmeleridir. “Dönüşlü olan göğe andolsun.” (Tarık, 11) ise tam da bu gerçeğe işaret eder.

GÜNEŞ

Dünyadan 150 milyon km. uzakta olmasına rağmen, güneş bizim için gerekli olan enerjiyi kesintisiz olarak ulaştırır.

Bu dev enerjili gök cisminde hidrojen atomları devamlı olarak helyuma çevrilmektedir. Her saniye 616 milyar ton hidrojen, 612 milyon ton helyuma çevrilmektedir. Bu esnada dışarı salınan enerji 500 milyon hidrojen bombasının patlamasına denktir.

Dünyada hayat güneşten gelen enerjiyle sağlanır. Yeryüzündeki dengenin devamı ve canlılık için gereken enerjinin % 99 ‘u güneşten sağlanır. Söz konusu enerjinin yarısı gözle görünür ve ışık olarak alınır. Geriye kalan enerjinin büyük bir kısmı gözle görülmeyen, ama sıcaklık biçiminde ortaya çıkan kızılötesi ışınlardır.

Güneşin bir özelliği de çan gibi genleşip salınmasıdır. Bu olay her beş dakikada bir tekrarlanmakta güneşin yüzeyi bu sırada saatte 1080 km hızla, 3 km. kadar bize doğru ilerleyip sonra geri dönmektedir.

Güneş, Samanyolu’nu oluşturan 200 milyar yıldızdan biridir. Dünyadan 325.500 defa büyük olmasına rağmen, evrendeki küçük yıldızlardan sayılmaktadır. Çapı 125 bin ışık yılı olan Samanyolu’nun merkezine 30 bin ışık yılı uzaklıktadır. ( 1 ışık yılı= 9.460.800.000.000 km.)

GÜNEŞİN YOLCULUĞU

“Güneş de, kendisi için (tesbit edilmiş) olan bir müstakarra (karar yerine) doğru akıp gitmektedir. Bu üstün ve güçlü olan, bilenin takdiridir.” (Yasin Suresi, 38)

Astronomların hesaplarına göre güneş, içinde bulunduğu galaksinin hareketi nedeniyle, Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı’na doğru saatte 720.000 km.’lik bir hızla yolculuk etmektedir. (Bu, kaba bir hesapla güneşin günde 720.000×24=17.280.000 km. yol katettiğini gösterir. Tabi ona bağlı olan dünyamızın da…)

YEDİ KAT YER – YEDİ KAT GÖK

“Allah yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı…” (Talak Suresi, 12)

Dünya atmosferinin yapısı, Kuran’ın işaret ettiği gibi, başlıca yedi bölümden meydana gelir. Atmosferde katları birbirinde ayıran yüzeyler bulunmaktadır. Encyclopedia Americana’nın (9/188) verdiği bilgiye göre, sıcaklığa bağlı olarak yerden itibaren şu katlar sıralanır.

1.Kat – Troposfer: Kalınlığı kutuplarda 8 km. ekvatorda 17 km’ye kadar ulaşır. Bu kat bulutların büyük bir bölümünü kapsar. Sıcaklık yükseltiye bağlı olarak kilometrede 6.5°C azalır.Bu katmanın tropopoz diye adlandırılan ve hızlı hava akımlarının olduğu kısımda sıcaklık -57°C’de sabit kalır.

2.Kat – Stratosfer: 50 km yüksekliğe ulaşır. Burada mor ötesi ışınlar soğurulduğu için ısı açığa çıkar ve sıcaklık 0°C’ye kadar yükselir. Bu soğurma sırasında ısının yanında dünya için hayati önem taşıyan ozon tabakası da ortaya çıkar.

3.Kat – Mezosfer: Yüksekliği 85. km’ye kadar çıkar. Burada sıcaklık -100 C’ye iner.

4.Kat – Termosfer: Sıcaklık giderek yavaşlayan bir tempoda artar.

5.Kat -İyonosfer:Bu bölgedeki gazlar iyon halinde bulunur. Radyo dalgalarının iyonosfer tarafından tekrar dünyaya gönderilmesi sayesinde yeryüzündeki iletişim sağlanır.

6.Kat – Ekzosfer:500 ila 1000. km’nin ötesinde, özellikleri tamamen güneşin etkinliklerine göre değişen tabakadır.

7.Kat – Manyetosfer: Burası dünyanın manyetik alanın kapladığı büyük bir boşluğu andıran alandır. Enerji yüklü atom altı parçacıklar Van Allen Kuşakları olarak adlandırılan bölgelerde tutulur.

Aynı kaynakta sayıldığı üzere yer kabuğunun katmanları da 7 bölümden oluşur:

1.Kat Litosfer(su)

2.Kat Litosfer(kara)

3.Kat Astenosfer

4.Kat Üst manto

5.Kat Alt manto

6.Kat Dış çekirdek

7.Kat İç çekirdek

DÜNYANIN HAREKETİ

“Dağları görürsün de, onları donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Her şeyi sapasağlam ve yerli yerinde yapan Allah’ın sanatıdır (bu).” (Neml Suresi, 88)

Kuran, dünya merkezli bir evren modelinin benimsendiği bir çağda, dünyanın aslında bulutlar gibi hareket eden bir cisim olduğunu belirtmektedir. Ayette dünya kelimesi yerine dağ kelimesinin yer alması da ilgi çekicidir. Çünkü dağlar dünyadaki sabitliğin simgesidir. Sabit gibi gözüken dağların hareket etmesi demek dünyanın hareket halinde olması demektir.

DÜNYANIN YUVARLAKLIĞI

Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor. (Zümer Suresi, 5)

Kur’an’ın evreni tanıtan ayetlerinde kullanılan ifadeler oldukça dikkat çekicidir. Üstteki ayette “sarıp örtmek” olarak tercüme edilen arapça kelime “tekvir”dir. Bu kelimenin arapça karşılığı yuvarlak birşeyin üzerine bir cisim sarmaktır. (Örneğin Arapça sözlüklerde başa sarık sarma gibi yuvarlak cisimleri içeren fiiller için bu kelime kullanılır). Dolayısıyla gecenin gündüzü tekvir etmesi ancak yeryüzünün yuvarlak olmasıyla mümkündür.

DAĞLARIN DEPREMLERİ ENGELLEMESİ

“O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi…” (Lokman Suresi, 10)

“Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık?” (Nebe Suresi, 6-7)

Jeolojinin dağlar hakkında söyledikleri yukarıda verdiğimiz ayetlerle tam bir paralellik içindedir. Dağların özelliklerinden biri yeryüzündeki büyük yer tabakalarının uçlarında yükselmesi ve bu tabakaları birbirine bağlamasıdır. Bu özellikleriyle dağlar tahtaları birarada tutan çivilere benzetilmektedir. Bunun yanında dağların yerkabuğunda yaptığı basınç, dünyanın merkezindeki mağma hareketlerinin etkisinin yeryüzüne ulaşarak yerkabuğunu parçalamasına engel olurlar.

YARATILIŞTAKİ ÇİFTLER

“Yerin bitirmekte olduklarından, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir.” (Yasin Suresi, 36)

Erkeklik dişilik, “çift” kavramının bir karşılığı olmakla birlikte, ayette bahsedilen “bilmedikleri nice şeylerden” ifadesi daha geniş bir anlam içeriyor. Nitekim maddenin çiftler halinde yaratıldığını ortaya koyan İngiliz bilimadamı Paul Dirac, 1933 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazandı. “Parité” adı verilen bu buluş, maddenin anti madde denilen bir çifti olduğunu ortaya koymuştur. Anti-madde, maddenin tersi özellikler taşır. Örneğin maddenin tersine anti-maddenin elektronları artı, protonları da eksi yüklüdür.

DENİZLERİN BİRBİRİNE KARIŞMAMASI

“Birbirleriyle kavuşup karşılaşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel (berzah) vardır; birbirlerinin sınırı geçmezler.” (Rahman Suresi, 19-20)

Yukarıdaki ayette, bilinen iki su kütlesinin birbirleriyle karşılaşıp birleştiği fakat bir engel sebebiyle karışmadıkları vurgulanmaktadır. Bu nasıl olabilir? Normalde beklenen iki denizin birbirleriyle karşılaştığında sularının karışarak hem tuzluluk oranlarının hem de ısılarının eşitlenmeye doğru gitmesidir. Oysa olay böyle olmamaktadır. Örneğin Akdeniz ve Atlas Okyanusu, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu birbirleriyle görsel olarak birleşseler de suları birbirine karışmamaktadır. Bunun sebebi aralarındaki bir engeldir. Bu engel ise “yüzey gerilimi kanunu” olarak bilinen olaydır.

DEMİRDEKİ İKİ ŞİFRE

Demir dünyamızda en çok bulunan dört elementten biridir ve çağlar boyunca insan için en hayati madenler arasında yer almıştır. Demirden bahseden Hadid (demir) Suresi’nin 25. ayeti şöyledir:

“Demiri de indirdik. Onda büyük bir kuvvet ve insanlar için fayda vardır.”

Bu ayet ise oldukça ilginç olan iki matematiksel şifre taşımaktadır.

El-Hadid (belirli demir), Kuran’ın 57′nci suresidir. “El-Hadid” kelimesinin harflerinin sayısal değerleri toplandığında (ebced hesabı) karşımıza çıkan rakam da aynıdır: 57.

Sadece “Hadid” (demir) kelimesinin ebced değeri ise 26’dır. 26 sayısı demirin atom numarasıdır.

ZAMANIN FARKLILAŞMASI

Einstein’ın “rölativite kuramı”na göre zaman sabit bir ölçü değildir. Hıza bağlı olarak uzayıp kısalır. Kuran, “bir günü elli bin yıl” olan ve yine “bir günü bin yıl” olan farklı farklı zaman birimlerinden bahsederek, zamanın rölatif (göreceli) bir kavram olduğunu, Einstein’dan yüzyıllar önce açıklamaktadır.

“Melekler ve ruh ona süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir.” (Mearic Suresi, 4)

“Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O’na yükselir.” (Secde Suresi, 5)

KARANLIĞIN YARATILMASI

“Görmediler mi, biz geceyi onda sükun bulmaları için, gündüzü de aydınlık(la görsünler) diye yarattık. Şüphesiz, iman eden bir kavim için bunda ayetler vardır.” (Neml Suresi, 86)

Dikkat edilirse ayet gecenin özel olarak yaratıldığını bildirmektedir. Bundan birkaç sene öncesine kadar bilimadamları evrendeki yıldız sayısını ve ürettikleri ışığı hesapladıklarında evrenin aslında sürekli aydınlık olması gerektiği sonucuna varmışlar ve karanlığın sebebini anlayamamışlardı. Bu konu ancak karadeliklerin keşfiyle açıklığa kavuştu. Çünkü evrenin her yerine dağılmış olan karadelikler, sahip oldukları korkunç çekim alanlarıyla yıldızların ürettiği ışınları büyük ölçüde yutmakta ve karanlığa sebep olmaktadır. Bir başka deyişle, karanlık özel olarak üretilmekte, ya da “yaratılmaktadır”.

KARADELİKLER

Yakıtı tükenen yıldızın içine doğru büzülmesi ve en sonunda, yıldız yerine sınırsız bir yoğunlukta ve sıfır hacimde korkunç bir çekim alanın ortaya çıkmasıyla oluşan karadeliklere Kuran şöyle işaret etmektedir:

“Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim. Şüphesiz bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir.” (Vakıa Suresi, 75-76)

Ayette yıldızların yerlerinin büyük bir gücü temsil ettiği özellikle vurgulanmıştır. Karadeliklerin yıldızların yerlerinde belirmeleri ve sahip bulundukları büyük çekim gücü düşünülürse ayetin anlamı anlaşılacaktır

AYIN YÖRÜNGESİ

“Ay’a gelince, biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner). Ne güneşin aya erişip-yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedir.” (Yasin Suresi, 39-40 )

Ay yörüngesinde seyrederken dünyanın bazen önüne bazen arkasına geçer. Aynı zamanda dünyayla birlikte güneşin etrafında da döndüğünden uzayda sürekli “S” harfi benzeri bir yörünge çizer. Ayın uzaydaki bu yörüngesinin şekli, kurumuş hurma ağacı dalına oldukça benzemektedir

Ay dünyanın etrafında saatte 3659 km gibi büyük bir hızla hareket eder. Ay, ancak bu yüksek hızı nedeniyle dünyanın kuvvetli çekim gücünden korunabilmektedir. Ay, hızının daha yavaş olması halinde dünyaya çarpabilecek, daha hızlı olması durumunda ise uzaya savrulacaktı.

Ayın büyüklüğü ve dönüş hızı dünyayı etkilemekte ve gel-git dediğimiz olaya sebep olmaktadır. Ayın çekim kuvvetinin biraz daha fazla olması halinde dünyanın büyük bölümü bir anda sular altında kalabilirdi.

DÜNYANIN KORUNMUŞ TAVANI:

ATMOSFER VE VAN ALLEN KUŞAKLARI

Biz çoğunlukla pek farkında olmayız, ama her gezegene olduğu gibi dünyaya da çok sayıda göktaşı düşmektedir. Diğer gezegenlere düştüklerinde dev kraterler açan bu göktaşlarının dünyaya zarar vermemelerinin nedeni, gezegenimizi saran atmosferin düşmekte olan göktaşlarına karşı büyük bir direnç göstermesidir. Göktaşı bu dirence fazla dayanamaz ve sürtünmeden dolayı yanarak büyük bir kütle kaybına uğrar. Böylece, büyük felaketlere yol açabilecek bu tehlike, atmosfer sayesinde savuşturulmuş olur.

Kuran, atmosferin yaratılışındaki bu özelliği şöyle ifade ediyor:

“Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık, onlar ise bunun ayetlerinden yüz çevirmektedirler.” (Enbiya Suresi, 32)

Gökyüzünün “korunmuş bir tavan” oluşunun en önemli örneklerinden biri dünyayı saran manyetik alandır. Atmosferin en üst tabakası “Van Allen” adı verilen bir manyetik kuşaktan oluşur. Bu kuşak dünyanın çekirdeğinin sahip olduğu özellikler nedeniyle ortaya çıkmıştır.

Çekirdek, demir ve nikel gibi manyetik özelliği olan ağır elementleri içerir. Ancak bunlardan daha önemlisi çekirdeğin iki farklı yapıdan oluşmuş olmasıdır: İç çekirdek katı, dış çekirdek ise sıvı haldedir. Çekirdeğin bu iki katmanı birbiri etrafında hareket eder. Bu hareket ağır metaller üzerinde bir çeşit mıknatıslanma etkisi yaparak bir manyetik alan oluşturur. İşte Van Allen Kuşakları bu manyetik alanın, atmosferin en dışına kadar ulaşan bir uzantısıdır. Bu manyetik alan sayesinde dünya, uzaydan gelebilecek olan tehlikelere karşı korunmuş olur.

Bu tehlikelerin en önemlilerinden biri, “Güneş rüzgarları”dır. Güneş, dünyaya ısı ve ışıktan başka, radyasyon ile beraber saatteki hızı 1.5 milyar kilometreyi bulan, proton ve elektronlardan oluşan bir rüzgar da gönderir.

Güneş rüzgarları, dünyanın 40.000 mil uzağında manyetik halkalar çizen Van Allen Kuşakları’ndan geçemezler. Parçacık yağmuru şeklindeki Güneş rüzgarı, bu manyetik alanla karşılaşır ve ayrılarak bu alanın çevresinden akar.

Güneşten gelen X ve ultraviyole ışınlarının büyük bölümü ise atmosfer tarafından emilmektedir. Bu emilme olmadan, yeryüzünde hayat olması ise mümkün değildir.

Etrafımızı saran atmosferik kuşaklar, sadece zararsız orandaki ışınlar, radyo dalgaları ve görünür ışığın dünyamıza ulaşmasına imkan verecek bir geçirgenliğe sahiptirler. Eğer atmosferimiz bu geçirgenlik özelliğinden yoksun olsaydı, ne haberleşme dalgalarını kullanabilir, ne de canlılığın temeli olan gün ışığını bulabilirdik.

Dünyayı saran ozon tabakası da Güneş’ten gelen ve canlılar için zararlı olan morötesi ışınların yere kadar ulaşmasını önlemektedir. Güneş’ten gelen ultraviyole ışınları yeryüzündeki tüm canlıları öldürecek kadar fazla enerji yüklüdürler. Bu nedenle, dünyada yaşamın var olabilmesi için, gökyüzünün “korunmuş tavan”ına bir de ozon tabakası eklenmi?tir.

Ozon, oksijenden üretilir. Oksijen gazının (O2) moleküllerinde 2 oksijen atomu bulunurken, ozon gazının (O3) moleküllerinde 3 oksijen atomu bulunur. Güneş’ten gelen ultraviyole ışınları, oksijen gazına bir atom daha ekleyerek ozonu oluştururlar. Ve ultraviyole sayesinde oluşan ozon tabakası, öldürücü ultraviyole ışınları tutarak yeryüzünde yaşamın en temel şartlarından birini oluşturur.

Kısacası; eğer dünya çekirdeğinin manyetik alan oluşturacak bir özelliği olmasaydı, atmosfer zararlı ışınları süzecek yapı ve yoğunlukta olmasaydı, kuşkusuz dünya üzerinde yaşam sözkonusu olamazdı. Ve kuşkusuz hiçbir insanın ya da başka bir canlının bunları düzenlemesi de mümkün değildir. Açıktır ki, insanın yaşamı için “olmazsa olmaz” şartlar olan bu koruyucu özellikler, Allah tarafından var edilmiş ve gök, “korunmuş bir tavan” olarak yaratılmıştır.

Başka gezegenlerin bu tür “korunmuş tavan”lardan yoksun olması, dünyanın insan yaşamı için özel olarak yaratıldığının bir başka göstergesidir. Örneğin, Mars gezegeninin çekirdeği katıdır ve bu nedenle etrafında da manyetik bir koruma söz konusu değildir. Mars’ın büyüklüğü dünyanınki kadar olmadığı için çekirdekte sıvı kısmı oluşturacak kadar bir basınç doğuramamıştır. Ayrıca gezegenin uygun büyüklükte olması da manyetik alan için yeterli değildir. Örneğin, Venüs’ün çapı yaklaşık dünyanınki kadardır. Kütlesi dünyanınkinden ancak % 2 daha azdır ve ağırlığı da hemen hemen dünyanınkine eşittir. Dolayısıyla hem basınç açısından, hem de diğer nedenlerle Venüs’te de metalik bir sıvı çekirdek kısmının oluşması kaçınılmazdır. Buna rağmen Venüs’te de manyetik alan yoktur. Bunun sebebi Venüs’ün Dünya’ya göre oldukça yavaş dönmesidir. Dünya kendi etrafındaki turunu 1 günde tamamlarken Venüs bir turu 243 günde tamamlıyor.

Dünyanın “korunmuş tavan”ını oluşturan manyetik alanın var olması için, Ay’ın ve komşu gezegenlerin büyüklükleri ve dünyaya uzaklıkları da önemlidir. Komşu gezegenlerden birinin şimdikinden büyük olması, o gezegene büyük bir çekim kuvveti kazandıracaktı. Komşu gezegenin sahip olacağı bu büyük çekim kuvveti, dünyanın çekirdeğindeki katı ve sıvı kısımlardaki hareket hızını değiştirecek, bugünkü şekilde bir manyetik alanın oluşmasına engel olacaktı.

Kısacası dünya göğünün “korunmuş tavan” özelliğine sahip olması, dünyanın çekirdeğinin yapısı, dönüş hızı, gezegenler arası uzaklık ve gezegenlerin kütleleri gibi pek çok değişkenin en uygun noktada birleşmesini gerektirmektedir.

YAĞMURUN OLUŞUMU

Yağmurların oluşması için gerekli evrelerin neler olduğu ancak 1935’te hava radarlarının keşfiyle ortaya çıkarıldı. Buna göre yağmur 3 evreden geçerek oluşuyordu: Birincisi rüzgarın oluşması, ikincisi bulutların meydana gelmesi, üçüncüsü yağmur damlacıklarının ortaya çıkışı.

Kuran’da yağmurun oluşması ile ilgili olarak aktarılanlar da, sözkonusu bilimsel bulgularla büyük bir paralellik gösteriyor:

Allah rüzgarları gönderir (1. evre), böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar (2. evre); nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün (3. evre). Sonunda kendi kullarından dilediğine verince hemen sevince kapılıverirler. ” (Rum Suresi, 48)

BİRİNCİ EVRE: Allah rüzgarları gönderir…”

Okyanuslardaki köpüklenme ile oluşan sayısız hava kabarcığı sürekli patlamakta ve su damlacıkları sürekli gökyüzüne fırlamaktadır. Bu tuzca zengin damlacıklar daha sonra rüzgarlarla taşınır ve atmosferde yukarı doğru yol alırlar. Aerosol adı verilen bu küçük parçacıklar, su tuzağı işlevi görür ve yine denizlerden yükselen su buharını kendi çevrelerinde minik damlalar halinde toplayarak bulut damlalarını oluştururlar.

İKİNCİ EVRE: “…böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar…”

Tuz kristallerinin ya da havadaki toz zerreciklerinin etrafında yoğunlaşan su buharı sayesinde bulutlar oluşur. Bu bulutlar içerisindeki su damlacıkları çok küçük olduklarından (0.01 ila 0.02 mm çapında) havada asılı kalırlar ve göğe yayılırlar. Böylece gök bulutlarla kaplanır.

ÜÇÜNCÜ EVRE: “…nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün.”

Tuz kristallerinin veya toz zerreciklerinin etrafında bir araya gelen su parçacıkları iyice yoğunlaşır yağmur damlalarını oluştururlar. Böylece havadan daha ağır bir konuma gelen damlalar buluttan ayrılır ve yağmur şeklinde düşmeye başlarlar.

YAĞMURUN TATLI KILINMASI

Kuran, yağmurun “tatlı” oluşuna da dikkatimizi çekmektedir:

“Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?” (Vakıa Suresi, 68-70)

“… Size tatlı bir su içirmedik mi?” (Mürselat Suresi, 27)

“Sizin için gökten su indiren O’dur; içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız. ” (Nahl Suresi, 10)

Bilindiği gibi, yağmur suyunun kaynağı buharlaşmadır ve buharlaşmanın %97’si “tuzlu” okyanuslardan olmaktadır. Oysa yağmur tuzsuzdur. Yağmurun tatlı olmasının sebebi Allah’ın koyduğu başka bir kanundur. Bu kanuna göre, su, ister tuzlu denizlerden, ister mineralli göllerden, ya da çamurların içinden buharlaşsın yanında başka hiçbir yabancı madde taşımaz. “Biz, gökten tertemiz su indirdik…” (Furkan Suresi, 48) hükmü gereği, duru ve tertemiz bir biçimde yere iner.

BAL MUCİZESİ

Allah’ın küçücük bir hayvan aracılığıyla insanlara sunduğu balın ne denli büyük bir besin kaynağı olduğunu biliyor musunuz?

Bal, fruktoz ve glukoz gibi şekerlerin yanısıra magnezyum, potasyum, kalsiyum, sodyum klorür, kükürt, demir ve fosfor gibi minerallere sahiptir. Nektar ve polen kaynaklarının niteliklerine göre değişmekle birlikte, balda B1, B2, C, B6, B5 ve B3 vitaminleri bulunmaktadır. Ayrıca bakır, iyot, demir ve çinko da az miktarlarda bulunur. Balın içeriğinde bunların dışında bazı hormonlar da vardır.

Bal, Kuran ayetinde vurgulandığı gibi, “insanlara şifa” olma özelliği taşımaktadır. 20-26 Eylül’den Çin’de yapılan Dünya Arıcılık Kongresi’nde bilim adamlarının bal hakkındaki yorumları da bunu doğruluyor: “Kongre’de, arı ürünleri ile tedavi konusu ağırlık kazandı. Özellikle ABD’li bilimadamları bal, arı sütü, polen ve arı reçinasının (propolis) birçok hastalığı tedavi ettiğini bildirdiler. Romanyalı bir doktor balı katarakt hastaları üzerinde denediğini ve 2094 hastadan 2002′sinin (% 95) bal sayesinde tam olarak iyileştiğini açıkladı. Polonyalı doktorlar ise arı reçinasının hemoroid, deri hastalıkları, kadın hastalıkları gibi birçok hastalığa iyi geldiğini tespit ettiklerini bildirdiler.” (Hürriyet, 19 Ekim 1993)

Bilimde en ön sıraları alan ülkelerde arıcılık ve arı ürünleri artık başlıbaşına bir araştırma dalı durumunda. Balın diğer yararları ise şöyle sıralanabilir:

Kolayca sindirilir: İçindeki şekerlerin bir başka cins şekere (fruktozun glikoza) dönüşebilme özelliği sayesinde bal, yüksek miktarda asit içermesine rağmen en hassas mideler tarafından bile kolaylıkla sindirilir. Aynı zamanda bağırsakların ve böbreklerin daha iyi çalışmasına yardımcı olur.

Düşük kalorilidir: Balın bir diğer özelliği de, aynı oranda şekerle karşılaştırıldığında oldukça tatlı olmasına rağmen, vücuda yaklaşık % 40 oranında daha az kalori sağlamasıdır. Vücuda yoğun enerji vermesine rağmen, kilo yapmaması balı üstün nitelikli bir besin kaynağı yapmaya yeter.

Süratle kana karışır: Bal ılık suyla karıştırıldığında 7 dakika içinde kana karışır. İçerdiği serbest şekerlerden dolayı beynin çalışması kolaylaşır…

Kan yapımına destek olur: Bal, kan yapımı için vücudun gereksinim duyduğu enerjinin önemli bir bölümünü karşılar. Ayrıca kanın temizlenmesine de yardımcı olur. Kan dolaşımını hem düzenleyici, hem de kolaylaştırıcı yönde etkisi vardır. Damar sertliğine karşı önemli bir koruyucudur.

İçinde bakteri barınamaz: Balın bakteri barınmasına olanak tanımayan özelliği “inhibine etki” olarak adlandırılır. Yapılan deneyler sulandırılmış balın bakteri öldürücü özelliğinin saf bala göre iki kat arttığını göstermiştir. İşin ilginci, arı kolonisine yeni dahil olacak kurtçukların, kendilerine bakmakla görevli arılarca—sulandırılmış balın bu özelliğini bilirmişcesine—sulandırılmış balla beslenmesidir.

Arı Sütü: Arı sütü, kovandaki işçi arıların ürettiği bir maddedir. Çok besleyici olan arı sütünde şeker, protein, yağ ve birçok vitamin bulunur. Vücudun kuvvetsiz düştüğü durumlarda ve doku yaşlanmalarından ileri gelen bozukluklarda kullanılır.

Arıların ihtiyaçlarından çok fazla ürettikleri balı, insanlar için ve insanlara uygun olarak yaptıkları açıktır. Bu inanılmaz görevi “kendi başlarına” yapamayacakları da…

İNSANIN YARATILIŞI

Eğer insan, aklını kullanıp “ben nasıl var oldum?” sorusuna samimi bir cevap bulmaya çalışmazsa, genellikle “nasıl oldumsa oldum!…” gibi bir mantığa kapılacaktır. Bu mantığa kapılınca da zaten, ona bu tür konular üzerinde bir daha düşünmeye pek zaman bırakmayacak bir hayat tarzını benimseyecektir.

Oysa akıl sahibi insana düşen, nasıl var olduğu üzerinde düşünmek ve hayatın anlamını buna göre belirlemektir. Bunu yaparken de, kimilerinin yaptığı gibi, varacağı sonucun “meğer ben yaratılmışım” şeklinde çıkmasından korkmamalıdır. Çünkü sözünü ettiğimiz kimileri, kendilerini bir Yaratıcı’ya karşı sorumlu hissetmek istemezler. Yaratılmış olduklarını kabul ettiklerinde, hayat tarzlarını veya bağlı oldukları ideolojilerini terketmek zorunda kalmaktan çekinirler. Ya da kendilerini yaratana boyun eğecek olmaktan kaçarlar. Bu psikolojiyi taşıyanlar, Kuran’ın deyimiyle “vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla” (Neml Suresi, 14) Allah’ı inkar edenlerdir.

Varlığını “zulüm ve büyüklenme”ye kapılmadan akıl ve vicdan ölçüsünde değerlendiren insan ise, kendinde Allah’ın yaratışından başka birşey görmeyecektir. Varlığının, kendisinin yaratmadığı ve kontrol edemediği binlerce karmaşık sistemin uyumuna bağlanmış olduğunu farkedecektir. “Yapılmış” olduğunu kavrayacak ve Yaratıcı’sını tanıyıp O’nun kendisini hangi amaca yönelik olarak “yaptığını” anlamaya yönelecektir.

İnsan “yapılmış” olduğunu izlerken, ona rehberlik eden bir kaynak vardır: Kuran. Bu kitap, onu yaratan tarafından ona ve diğer insanlara indirilmiş bir “yol göstericidir”.

Yaratılış olayının aynen Kuran’da tarif edildiği gibi gerçekleşmiş olması da, akıl sahibi insana önemli mesajlar vermektedir.

İlerki sayfalarda, akıl ve vicdan sahiplerine nasıl “yaratıldıklarını” ve bu yaratılışın içindeki muhteşemliği gösteren bilgilere yerverilmiştir.

İnsanın yaratılışının öyküsü, birbirinden çok uzak iki ayrı yerde başlar. İnsan, kadın ve erkek bedeninde birbirinden tümüyle bağımsız olarak oluşan, ama birbiriyle tümüyle uyumlu olan iki ayrı özün birleşmesiyle hayata adım atar. Erkek bedeninde oluşan spermin erkeğin isteği ya da kontrolü ile oluşmadığı ortadadır, aynı kadın bedeninde oluşan yumurtanın kadının isteği ya da kontrolü ile oluşmadığı gibi. Onların bu olaylardan haberi bile yoktur.

Aslında, çok açıktır ki, erkekten gelen öz de, kadından gelen öz de, birbirlerine uyumlu olarak yaratılmışlardır. Bu iki özün yaratılışı da, birleşmeleri de, gelişip insan haline dönüşmeleri de gerçekte büyük birer mucizedir.

TESTİS VE SPERMLER

Yeni bir insan yaratılmasının ilk basamağı olacak spermler erkek vücudunun ‘dışında’ üretilir. Bunun sebebi üretimin ancak vücut ısısının yaklaşık 2 derece altında gerçekleşebilmesidir. Bu ısının sabitlenmesi için bir de testis üstüne yerleştirilmiş özel deri çalışır. Bunun fonksiyonu soğukta büzüşerek, sıcakta ise terleyerek gerekli olan ısıyı sabit tutmaktır. Acaba bu hassas dengeyi erkeğin kendisi mi “ayarlayıp” düzenlemektedir? Tabi ki hayır. Erkeğin bundan haberi bile yoktur. Yaratılışı reddetmekte direnenler, bunun ancak “insan vücudunun keşfedilmemiş bir fonksiyonu” olduğunu söyleyebilirler. Bu “keşfedilmemiş fonksiyon” sözü ise “kuru bir isimlendirme”den başka bir şey değildir.

Testislerde dakikada ortalama 1000 adet üretilen spermler erkekten kadının yumurtalarına doğru yapacağı yolculuk için sanki oradaki ortamı “biliyormuşcasına” özel bir dizayna sahiptir; baş, boyun ve kuyruktan oluşur. Kuyruğu, spermin bir balık gibi ana rahminde ilerlemesini sağlayacaktır.

Bebeğin genetik şifresinin bir bölümünü barındıracak olan baş kısmı ise özel bir koruyucu zırhla kaplanmıştır. Bu zırhın faydası anne rahminin girişinde farkedilir: Buradaki ortam son derece asidiktir. Spermin, bu asidin varlığını bilen “birisi” tarafından koruyucu zırhla kaplandığı ise son derece açıktır. (Bu asidik ortamın da nedeni ise annenin mikroplardan korunmasıdır.)

Erkekten rahme atılan sadece milyonlarca sperm değildir. Meni birbirinden farklı sıvıların karışımından oluşur. Kuran, bu gerçeği şöyle vurguluyor:

“Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan bir süre gelip-geçti. Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık…” (İnsan Suresi, 1-2)

Meni içindeki bu sıvılar spermlerin gerek duyduğu enerjiyi karşılayacak olan şekeri içerir. Ayrıca baz özelliğiyle ana rahminin girişindeki asitleri nötralize etmek, spermin hareket edeceği kaygan ortamı sağlamak gibi görevleri vardır. (Burada da yine iki ayrı ve bağımsız varlığın birbirine uygun olarak yaratıldığını görüyoruz.) Spermler yumurtaya varana kadar annenin vücudunda zorlu bir yolculuk geçirir. Kendilerini ne kadar savunurlarsa savunsunlar, 200-300 milyon spermden yumurtaya ulaşanların sayısı bini pek aşamaz.

YUMURTA

Sperm yumurtaya uygun olarak düzenlenirken, çok ayrı ve farklı bir ortamda da yumurta hayata tohum olmaya hazır hale getirilmektedir… Kadının haberi bile yokken, yumurtalıklarda oluşan bir yumurta önce karın boşluğuna bırakılır ve hemen sonra ana rahminin fallop tüpü denen uzantılarının ucunda yer alan kollar sayesinde yakalanır. Ardından yumurta fallop tüpünün iç yüzeyindeki tüylerin hareketiyle ilerlemeye başlar. Büyüklüğü ise bir tuz tanesinin ancak yarısı kadardır. (sağda)

Yumurta-sperm buluşmasının yeri fallop tüpüdür. Burada yumurta özel bir sıvı salgılamaya başlar. İşte bu sıvı sayesinde spermler yumurtanın yerini bulurlar. (Dikkat edelim: Yumurta “salgılamaya başlar” derken bir insandan ya da gelişmiş bir bilgisayardan söz etmiyoruz. Bu ufacık protein yığınının, “kendi kendine” böyle bir şeye “karar vermesi”, daha da ötesi spermi kendine çekecek bir kimyasal bileşim “hazırlayıp” salgılaması inanılır şey midir?)

Özetle, vücudun üreme sistemi özellikle yumurtayla spermi buluşturacak şekilde hazırlanmıştır. Ve kadın üreme sistemi spermlere, spermler de kadın vücudundaki ortama uygun olarak yaratılmıştır.

SPERM VE YUMURTA BULUŞMASI

Yumurtayı dölleyecek sperm yumurtaya yaklaştığında, yine yumurtanın salgılamaya “karar verdiği” (!) ve sperm için özel olarak hazırlanmış bir sıvı, spermin koruyucu zırhını eritir. Bunun sonucunda da bu kez spermin ucunda olan ve yine özel olarak yumurta için hazırlanmış bulunan eritici enzim kesecikleri açığa çıkar. Sperm yumurtaya ulaştığında bu enzimler yumurtanın zarını delerek spermin içeri girmesini sağlar. Yumurtanın etrafını kuşatan spermler içeri girmek için büyük bir yarışa başlarlar. Ancak yumurtayı genelde tek bir sperm döller.

Kuran’ın bu aşamada söyledikleri de hayli dikkat çekicidir. Kuran, insanın sıvının yani meninin özünden meydana getirildiğini söylüyor:

“(Allah) sonra insanın neslini bir özden, değersiz bir sıvının özünden meydana getirdi.” (Secde Suresi, 8)

Ayetin bildirdiği gibi, yumurtayı spermleri taşıyan sıvının kendisi değil, içinde taşıdığı tek bir sperm, hatta onun da “özü” olan kromozomlar döllemektedir.

Tek bir spermi içeri alan yumurtaya artık bir başka spermin girmesi mümkün değildir. Bunun sebebi yumurtanın etrafında bir elektriksel alan bulunmasıdır. Yumurta çevresi (-) elektrik yüklüdür ve ilk sperm yumurtaya girer girmez bu potansiyel (+) olur. Böylece dışarıdaki spermlerle aynı elektrik yükünü taşıyan yumurta, bu kez onları itmeye başlar.

Yani birbirinden ayrı ve bağımsız olarak oluşan iki özün elektriksel yükleri de birbirleriyle uyum içindedir.

Sonunda spermdeki erkeğin DNA’sıyla kadının DNA’sı birleşir. Artık annenin karnında yabancı, yeni bir hücre (zigot), yeni bir insanın ilk tohumu vardır.

ZİGOTUN RAHİME YAPIŞMASI

Yumurtanın döl yatağına yerleşebilmesi pürtüklü özelliğinin sayesindedir. Bu pürtükler, yumurtanın gerçek uzantıları olup, toprağa yerleşen kökler gibi, organın derinliklerine doğru dalar. Böylece zigot kendisinin gelişimi için annenin vücudunda salgılanan hormonlardan yararlanabilir. Ancak modern çağda bulunan bu gerçeği, Kuran şöyle bildiriyor:

“Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak’tan (asılıp tutunan şeyden) yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir.” (Alak Suresi, 1-3)

“İnsan, ‘kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir ‘düzen içinde biçim verdi.’ Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı.” (Kıyamet Suresi, 36-39)

Döl yatağına tam anlamıyla tutunmuş olan zigot gelişmeye başlar. Oluşan yeni insanı anneye bağlayan yer, plasenta denilen tek taraflı bir süzgeçtir. Plasentanın en önemli özelliği anne karnında bebeğin gelişmesi için gerekli olan maddeleri “seçerek” bebeğe sunmasıdır.

Bunlardan ayrı olarak, bebeğin içinde büyüdüğü amnion sıvısının dikkati çeken en önemli özelliği, dışarıdan gelecek darbelere karşı bebeğin güvenliğini sağlamasıdır. Kuran, bu konuda şöyle diyor:

“Sizi basbayağı bir sudan yarattık. Sonra onu savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik.” (Mürselat Suresi, 20-21)

ÜÇ KARANLIK BÖLGE

Çocuğun döllenmeden itibaren gelişimi üç bölge içinde olmaktadır. Bu üç bölge:

1. Fallop borusundaki bölge; bu bölge spermle yumurtanın birleştiği ve yumurtalığın rahime bağlı olduğu bölümdür.

2. Ceninin tutunarak gelişmeye başladığı rahim duvarının içindeki bölme.

3. Ceninin özel bir sıvı dolu kese içerisinde gelişmeyi sürdürdüğü bölge.

Kuran-ı Kerim konuyla ilgili olarak şöyle demektedir:

“….Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O’nundur. O’ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?” (Zümer Suresi, 6)

Bu arada, zaman geçtikçe, başlangıçta jelatini andıran ceninde büyük bir değişim görülür. İlk baştaki o yumuşak yapının içinde vücudun dik durmasını sağlayacak sert kemikler oluşmaya başlar. Hem de her kemik yerli yerinde! Diğer bir deyişle başlangıçta aynı yapıya sahip olan hücreler farklılaşarak, kimi ışığa karşı hassas göz hücrelerini, kimi sıcağı, soğuğu ya da acıyı algılayan sinir hücrelerini veya ses titreşimlerini hissedecek hücreleri oluşturur.

Bu ayrışıma hücreler mi karar vermektedir? Kendi kendilerine, insan gözünü ya da kalbini oluşturmaya karar verip, bu akılalmaz işi onlar mı başarmaktadır? Yoksa onlar bu işe uygun olarak mı yaratılmışlardır? Akıl ve vicdan ikinci seçeneği kabul edecektir.

Bütün bu anlatılan işlemlerin sonunda, bebek annesinin karnındaki gelişimini tamamlamış ve dünyaya gelmiştir. Bu haliyle anne karnındaki halinden 100 milyon kat büyük, 6 milyar kat da ağırdır…

Burada anlatılanlar, başka herhangi bir canlının değil, bizim hayata başlangıç öykümüz. İnsan için, böylesine karmaşık, olağanüstü bir olayın kimin eseri olduğunu bulmaktan daha önemli ne olabilir?

Bütün bu karmaşık işlemlerin “kendi kendine” oluştuğunu düşünmek akıldışıdır. Hücreler nasıl “karar verip” insan organlarını oluşturabilirler? Zaten ateist “bilim adamları” da olayı -ne demekse- “doğa mucizesi” olarak tanımlıyorlar…

Elbette anlatılan olayların hepsini Allah yaratmaktadır. Hem de her anını, her saniyesini ve her aşamasını. Bu ise yaratışın önemli bir sırrıdır.

“Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz?” (Vakıa Suresi, 57-59)

Bu gerçeği, bir başka Kuran ayeti şöyle bildirmektedir:

“O’nun bilgisi olmaksızın, hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah’a göre kolaydır.” (Fatır Suresi, 11)

“Akıtılan bir meniden” insana dönüşen vücudumuz milyonlarca hassas denge içerir. Biz farkında olmasak da, vücudumuzda yaşamamızı sağlayan son derece karmaşık ve hassas sistemler vardır. Tüm bu sistemler, insanın, kendisinin “yapıldığını” anlaması için, onun tek sahibi, Yaratıcısı ve Rabbi olan Allah tarafından kurulmuş ve işletilmektedir.

“İnsan, ‘kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir ‘düzen içinde biçim verdi.’ Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı. (Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?” (Kıyamet Suresi, 36-40)

İnsan Allah’ın yarattığı bir varlıktır. Yaratıldığına göre, üstteki ayetin vurguladığı gibi, “kendi başına ve sorumsuz” bırakılacak değildir…

 

“Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın.”
(Bakara Suresi, 32)

OSMANLI İMPARATORLUĞU (1299-1923)

OSMANLI TARİHİ – OSMANLI PADİŞAHLARI – OSMANLI İMPARATORLUĞU

KURULUŞ DÖNEMİ

osmanlı tarihi

OSMAN BEY (1281-1326)

(1281-1326)
OSMAN BEY
* Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’dir.

* Ertuğrul Gazi’nin vefatı üzerine Kayı Boyu’nun ileri gelenleri tarafından beyliğin başına getirildi.

*Osman Bey, Türkiye Selçuklularının uç beyi haline geldi. Türkiye Selçuklu Sultanı III. Alaeddin Keykubat’ın İlhanlı hükümdarının yanına götürülüp gözaltına alınması üzerine, Anadolu’da ortaya çıkan otorite boşluğundan yararlanan Osman Bey, topladığı beylik kurultayı kararı ile 1299′da bağımsızlığını ilan etmiştir.

* Anadolu Türk Beylikleri ile iyi geçinme siyaseti izleyen Osman Bey, Anadolu’da dini ve siyasi güçleri olan Ahilerin lideri Şeyh Edebali’nin kızıyla evlenerek bu teşkilatın da desteğini sağladı.

* Osman Bey beyliğin başına geçtiği sıralarda, Bizans içte ve dışta bazı sorunlarla uğraştığı için Anadolu topraklarıyla ilgilenemiyordu. Bu dönemde Bizans’ın elinde Marmara’nın doğusu ve güneyinde Bursa, Bilecik, İznik ve İzmit gibi önemli merkezler bulunuyordu.

*Bizanslı tekfurlardan (valilerden) Karacahisar, Yarhisar, İnegöl, Yundhisar ve Yenişehir’i aldı.İzmit’e kadar ilerlemesi üzerine Bizans İmparatoru, tekfurlar ile anlaşarak Osman Bey üzerine kuvvet yolladı ise de, bu kuvvetler Koyunhisar Savaşı’nda Osmanlı kuvvetlerine yenilmişlerdir (1302).

*Bu savaşta Osmanlı ve Bizans kuvvetleri ilk defa karşı karşıya gelmiş ve çağdaş bazı kaynaklar Osman Bey’den ilk defa bahsetmiştir.

* Savaştan sonra Bursa civarındaki Kite Kalesi alınarak Bursa’nın üç tarafı Osmanlılar tarafından çevrilmiş ve kale denetim altına alınmıştır.Mudanya’nın 1321′de fethi ile Bizans’ın Bursa ile bağlantısı kesilmiş fakat, Osman Bey’in bu sırada hasta olması Bursa’nın fethini geciktirmiştir.

* 1326′da Orhaneli Kalesi alındıktan sonra Bizans’tan yardım alma ümidini kesen Bursa tekfuru, şehri Osmanlılara teslim etmiştir.Bursa’nın alınmasından kısa bir süre önce vefat eden Osman Bey vasiyeti üzerine Bursa’ya gömülmüştür.

ORHAN BEY (1324-1362)

1324-1362
ORHAN BEY
* Bursa’yı alarak burayı devletin başkenti yaptı.

* 1329 Maltepe ( Palekenon ) Savaşı’nda Bizans’ı yendi ve İznik, Gemlik ve İzmit’i fethederek Kocaeli yarımadasını Osmanlı hakimiyetine aldı.

* Karasioğulları Osmanlıya bağlandı.Böylece ilk defa bir beylik Osmanlıya bağlandı. Anadolu Türk birliği yolunda ilk adım atılmış oldu.Osmanlı ilk defa deniz gücüne kavuşmuş oldu.

* Bizans’taki iktidar kavgalarından yararlanan Osmanlı Beyliği Rumeli’deki Çimpe Kalesi’ni aldı ( 1351 ).Böylece Rumeli’de ilk toprak alınmış oldu.

* Rumeli’de fetihlere devam edilerek; Gelibolu, Tekirdağ, Çorlu, Keşan, Malkara fethedildi.

* Orhan Bey zamanında idari, adli, askeri, eğitim ve sosyal alanlarda teşkilatlanmalar yapılmıştır.

* Bu teşkilatlar :

-İlk divan teşkilatı kuruldu.

-Yaya ve Müsellem adıyla ilk düzenli ordu kuruldu.

-İlk medrese İznik’te açıldı.

-İllere ilk defa kadılar ve subaşılar gönderildi.

-İlk donanmaya sahip olunda ve Karamürsel’de ilk tersane kuruldu.

-İlk defa vezirlik makamı kuruldu.

I.MURAT DÖNEM (1362-1389)

1362-1389
I.MURAT
* Bulgar ve Bizans kuvvetleri 1363 Sazlıdere Savaş ile yenilgiye uğratılarak Edirne alındı. Başkent Edirne’ye taşındı.

* 1364 Sırpsındığı Savaşı ile Haçlılar bozguna uğratıldı.Osmanlıya karşı kurulan ilk Haçlı ittifakı başarısız olmuş oldu.

* 1371 Çirmen Savaşı ile Bulgar ve Sırp kralları himaye altına alındı.

* Sırp, Hırvat, Boşnak, Arnavut ve Macar kuvvetlerinden oluşan haçlı ordusu 1389’da I. Kosova Savaşı’nda yenilgiye uğratıldı.Tuna’ya kadar bütün Balkan toprakları Osmanlıya geçti.İlk kez Anadolu Beyliklerinden yardım alındı.I. Murat savaş meydanını gezerken bir Sırplı tarafından şehit edildi.

*I. Murat teşkilatlanmaya da önem verdi bunlar :

-Balkanlardaki ilerleyiş üzerine Osmanlının ilk eyaleti olan, Rumeli Beylerbeyliği ( eyaleti) kuruldu.

-Tımar sistemi kurularak uygulanmaya başlandı.

-Yeniçeri Ocağı kurularak, “Pençik Sistemi” ilk kez uygulandı.

-Vezir-i Azamlık, Kazaskerlik ve Defterdarlık makamları oluşturuldu ve divan teşkilatı genişletildi.

-I. Murat Sultan unvanını kullanan ilk Osmanlı padişahıdır.

I.BEYAZID (YILDIRIM) DÖNEMİ (1389-1402)

1389-1402
YILDIRIM BEYAZID
* Anadolu beylikleri üzerine yürüyerek Saruhan, Aydın, Menteşe ve Germiyanoğulları Beyliklerini Osmanlıya bağladı.(1390)

* Kütahya merkez olmak üzere Anadolu Beylerbeyliğini kurdu.

* Karamanoğulları ve Kadı Burhaneddin Beyliğine son vererek, Anadolu Türk Birliğini sağladı.

* Anadolu Hisarı’nı yaptırarak İstanbul’u kuşattı. (1391)

Ankara Savaşı (1402)

SEBEPLERİ : * İki Türk hükümdarı arasındaki egemenlik mücadelesidir.

* Çin üzerine sefer düşünen Timur’un arkasında güçlü bir Osmanlı bırakmak istememesi

* Ahmet Celayir ile Kara Yusuf ‘un Yıldırım’a Anadolu beylerinin de Timur’a sığınarak kışkırtmalarda bulunması

* Karşılıklı mektuplaşmalar

SONUÇLAR : * Osmanlı ordusunda bulunan kara tatarların saf değiştirmesi ve Anadolu beylerinin Timur tarafına geçmesi sebebiyle Yıldırım bu savaşı kaybetti.

* Anadolu’daki siyasi birlik bozuldu.

* Bizans’ın ömrü 50 yıl daha uzadı.

* Balkanlardaki Türk ilerleyişi geçici bir süre durdu.

* Osmanlı 11 yıl süren Fetret Devrimine girdi.

FETRET DEVRİ (1402-1413)

Hükümdarsız geçen devreye “ Fetret Devri” denir.

* Ankara Savaşı’ndan sonra Yıldırım Beyazıd oğullarından Süleyman Çelebi Edirne’de , İsa Çelebi Balıkkesir’de , Mehmet Çelebi Amasya’da , Musa Çelebi’de Bursa’da hakimdi.

* Mustafa Çelebi’yi esir alan Timur Semerkant’a götürdü.

* Şehzadeler arasındaki mücadeleyi kazanan Mehmet Çelebi Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu sayılır.

* 1412′de Musa Çelebi tarafından İstanbul kuşatıldı ancak alınamamıştır.

I.MEHMET ( ÇELEBİ ) DÖNEMİ (1413-1421)

1413-1421
ÇELEBİ MEHMET
* Ankara Savaş’ından sonraki olumsuz dönem sona ermiştir.

* Anadolu Türk birliği kurma çalışmalarına devam edilerek Saruhan ve Menteşeoğulları, tekrar Osmanlı hakimiyetine alındı.

* Şeyh Bedreddin’in çıkarttığı ilk dini nitelikli ayaklanma bastırılmıştır.

* Timur’la birlikte Semerkant’a giden Mustafa Çelebi , Timur’un ölümü üzerine yeniden Anadolu’ya dönerek taht kavgalarına başlamış ancak başarısız olarak Bizans’a sığınmıştır.Bu olaya Düzmece Mustafa Olayı denir.

* 1416′da Venedikle yapılan ilk deniz savaşında taraflar birbirlerine üstünlük sağlayamadı.

* 1417′de Ceneviz kolonisi durumunda bulunan Samsun , Osmanlı topraklarına katıldı.

* Eflak Osmanlılara yeniden bağlandı.

II. MURAT DÖNEMİ (1421-1451)

1421-1451
II.MURAT

*İlk önce amcası Mustafa Çelebi (Düzemece) daha sonra kardeşi Şehzade Mustafa ayaklanmış,ancak II. Murat her iki isyanı da bastırarak, amcası ve kardeşini öldürdü.

* Bizansın bu isyanları desteklemesi sebebiyle 1422′de İstanbul kuşatıldı ancak alınamamıştır.

* Anadolu’daki siyasi birliği kurma çalışmasılarına devam edilerek Menteşe , Aydın ve Germiyan oğulları Osmanlı hakimiyetine kabul ettirildi.

* Rumeli’de hakimiyeti yeniden sağlama düşüncesiyle Belgrad kuşatıldı ancak alınamamıştır.

* Macarlarla yürütülen savaşlar esnasında Karamanoğullarının Osmanlı topraklarına saldırması üzerine Macarlarla 1444′de Edirne – Segedin Antlaşması imzalandı.Bu antlaşmanın maddeleri :

1) 10 yıl süreyle savaş yapılmayacak

2) Sırbistan , bağımsız olacaktı.

3) Eflak Macaristan himayesinde olacak ancak Osmanlı’ya vergi vermeyi sürdürecekti.

4) Tuna Nehri iki devlet arasında sınır olacaktı.

*Bu antlaşma Balkanlar’da Osmanlı hakimiyetini sarsmıştır.

* II.Murat tahtı II.Mehmet’e bırakmasını fırsat bilen Haçlıların Osmanlıyı Rumeli’den atmak istemesi üzerine II.Murat yeniden tahta geçmiş ve 1444′de yapılan Varna Savaşı‘nı Osmanlılar kazanmıştır.Böylece Balkanlar’da sarsılan Osmanlı Devleti yeniden hakimiyet sağlandı.

* Varna’nın intikamını almak isteyen Haçlılarla yapılan 1448′de II.Kosova Savaşı‘nıda Osmanlı kazanmıştır. Bu zaferle Osmanlının Balkanladan atılamayacağı anlaşıldı. Böylece Türkler kesin Rumeli’ye yerleşmiş oldu.

* Haçlılar bu olaydan sonra savunmaya çekilmişlerdir.Bu savunma 1683 II. Viyana bozgununa kadar sürdü.

* Türk kültürüne önem verilmiş Arapça ve Fars­ça’dan bir kısım eserler Türkçe’ye tercüme edil­miştir.

* İlk defa Avrupa ile yazılı antlaşma yapıldı.

* Enderun mektebi kuruldu.

* Devşirme sistemi uygulanmaya başlandı.

* II. Murat’ın vefatıyla yerine oğlu II. Mehmet geçti.

YÜKSELME DÖNEMİ

II.MEHMET (FATİH) DÖNEMİ (1451-1481)

1451-1481
FATİH SULTAN MEHMET
* II. Mehmet, babası II. Murat’ın ölümü üzerine Edirne’de tahta çıktı.

* II. Mehmet’in çok küçük yaştaki kardeşi Şehzade Ahmet, “Nizam-ı Âlem” için boğdurularak öldürüldü. Bu tarihten sonra Kanunname-i Âl-i Osman’a, şehzadelerin saltanat kavgalarına son vermek amacıyla öldürülebileceğini belirten bir madde kondu.

* Karamanoğlu İbrahim Bey’in Osmanlı topraklarına saldırması üzerine II. Mehmet, Karaman seferine çıktı. Barış isteyen Karamanoğlu İbrahim Bey’in teklifi kabul edildi.Karamanoğullarına ait bazı yerler alındı.

* II. Mehmet, Bizans’a gelecek yardımları önlemek ve İstanbul’u kuşatmada üst olarak kullanacağı Rumeli Hisarı’nın yapımına başladı.Rumeli Hisarı’nın yapımına engel olamayan Bizans İmparatoru, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti ve sur kapılarını ördürerek kapattı.

İstanbul’un Fethi (1453)

İstanbul kuşatması 6 Nisan’da başladı 29 Mayıs’ta fetih gerçekleşti.

SEBEPLER : – İstanbul’un stratejik önemi

- Anadolu ve Rumeli’deki Osmanlı topraklarının tehdit altında olması

- Bizans’ın Osmanlı’daki taht kavgalarına karışması

- Bizans’ın Haçlı seferlerine ön ayak olması ve Beylikleri kışkırtması

- Boğazların ekonomik önemi

- Hz. Muhammed (s.a.v) Hadisi

FETİH İÇİN HAZIRLIKLAR : – Rumeli Hisar yaptırıldı.

- Vize ve Silivri kaleleri alındı.

- Mora’ya akıncılar gönderildi.

- Şahi denilen büyük toplar döktürüldü.

- 400 parçalık donanma hazırlandı.

- Macarlarla antlaşma imzalandı.

- Kapıkulu Ocaklarına yeni askeri sınıflar açıldı.

SONUÇLAR : – Osmanlı’nın toprak bütünlüğü sağlandı.

- Başkent İstanbul’a taşındı.

- Boğazların güvenliği sağlandı.

- Balkan fetihleri kalıcı oldu

- İpek yolu Osmanlı hakimiyetine girdi

- Devlet İmparatorluğa dönüştü

- Haçlı Seferleri’nin kaynağı kurutulmuş oldu

DÜNYA AÇISINDAN : – Yeniçağ’ın başlangıcı oldu

- Toplarla surların yıkılabileceği anlaşıldı

- Rönesans’ın başlamasına sebep oldu.

- Coğrafi Keşifler’in başlamasına etkili oldu.

* 1459′da Sırbistan Osmanlı topraklarına katıldı.(Belgrad hariç)

*1460′da Mora yarımadası alındı.

* 1462′de Eflak , 1476′da Boğdan alındı. 1463′de Bosna-Hersek alındı.

* 1468′de Arnavutluk alındı.

* İstanbul’un fethi ile ticari itibarı azalan Venedikliler Mora ve Ege kıyılarına saldırdı. Venediklilerin elindeki bir kısım kaleler alındı.Osmanlı 1479′da Venedik’le İstanbul Antlaşması‘nı imzalamış ve bu ülkeye bazı imtiyazlar vermiştir. İmtiyazların veriliş sebebi İpek Yolu ticaretini canlı tutmak ve Avrupa’da Osmanlı’ya karşı oluşması muhtemel ittifakları önlemektir.

* İmroz, Semadirek , Taşöz , Limni , Midilli , Eğriboz gibi adalar ele geçirelerek Osmanlı’nın Egede üstünlüğü sağlanmıştır.

* Rodos kuşatılmasına rağmen alınamadı.

* Cenevizlilerden Amasra , İsfendiyaroğullarından Sinop , Trabzon Rum İmparatorluğundan Trabzon alınmıştır.

* Kırım’ın fethi ile Karadeniz kuzeyden kuşatılmış ve Karadeniz ticaretinin güvenliği sağlanmıştır.

* Karamanoğulları ile 1473 yılında Otlukbeli Savaşı yapıldı. Savaşın kazanılmasıyla sınırlar iyice genişledi.

*1476′ya kadar Karamanoğulları ile yapılan savaşlardan sonra beylik tekrar itaat altına alındı.

* Fatih Kanunnamesi ( Kanunname-i Ali Osman ) hazırlanmıştır.

* Divan üyelerin sayısı arttı.

* Dönemin en büyük medreseleri olan sahn-ı zeman medreseleri açıldı.

II.BEYAZID DÖNEMİ (1481-1512)

14841-1512
II.Bayezıd

* Yükselme döneminin içerisindeki duraklama dönemi olarak bilinir. Sebebi Cem Sultan Olayından dolayı fetih harekerlerinin durma noktasına gelmesidir.

* Sultan Cem Fatih’in vefatından sonra II.Beyazid’ın hükümdarlığını tanımayarak taht kavgalarına girişmiş önce Karamanoğulları ve Memlüklerin desteğini almış ancak başarısız olmuştur. Rodos yolu ile Avrupa’ya geçen Cem’i daha sonra şövalyeler Papalığa teslim ettiler. Sultan Cem’in 1495′de vefatı üzerine Karamanoğulları üzerine sefer yapılmış ve beylik tamamen ortadan kaldırılmıştır.

* Memlük devleti ile savaşlar yapılmıştır (1485-1491) . Bu savaşların sebepleri Fatih döneminden beri süregelen Hicaz Su yolları meselesi , Sultan Cem’i desteklemesi ve Ramazanoğulları – Dulkadiroğulları üzerindeki egemenlik mücadelesidir. Bu savaşlardan kazanan veya kaybeden taraf yoktur. Sınırlar aynı şekilde geçerli olmak üzere antlaşmalar yapıldı. Anadolu’da şii mezhebini yaymak amacıyla çıkarılan Şahkulu Ayaklanması bastırıldı.

* Beni Ahmer Devleti’nin yıkılmasından sonra (1492) İspanya’daki Müslümanlar ve Yahudiler Osmanlı ülkesine getirilmiştir.

I.SELİM ( YAVUZ ) DÖNEMİ (1512-1520)

1512-150
YAVUZ SULTAN SELİM
* Babasını zorla tahttan indirip yerine geçen tek Osmanlı Hükümdarıdır. Yeniçerilerin desteğini alarak geçti. Kardeşleri Şehzade Ahmet ve Şehzade Korkut’u öldürterek tahtın tek hakimi oldu.

Çaldıran Savaşı ( 1514)

SEBEPLER : * Şah İsmail’in Anadolu’da yürüttüğü şii propogandası

* Yavuz’un Türk – İslam dünyasındaki birliği sağlaması

* Safevilerin Doğu Anadolu’yu ele geçirmek istemesi 1514′de yapılan savaşı Osmanlılar Kazandı.

SONUÇLARI : *Doğu ve Güney Doğu Anadolu Osmanlı’ya katıldı.

* İranlı sanatçılar İstanbul’a getirildi. Böylece İran kültürü etkisi görülmeye başladı.

* İran’a ağır bir darbe indiridi ancak Şii sorunu tam anlamıyla çözülemedi.

Turnadağ Savaşı (1515)

* Ramazan ve Dulkadiroğulları Beyliklerini Osmanlı topraklarına katarak Anadolu’da siyasi birlik tamamlanmıştır.

Mısır Seferi (1516-1517)

SEBEPLERİ : * Fatih döneminde başlayan Hicaz su yolları meselesi

* Memlüklerin Cem Sultan’ı himaye etmeleri

* Osmanlılar ile Memlükler arasında Dulkadiroğulları yüzünden çekişme.

* Memlüklerin Şah İsmail ile ittifak kurmaları.

* Yavuz’un Memlük topraklarını ele geçirerek BAHARAT yolunu denetim altına almak istemesi.

* Her iki devletinde Türk-İslam dünyasının lideri olma mücadelesi.

Savaşlar: Yavuz Sultan Selim (1516)′ da MERCİDABIK Savaşında Memlük ordusunu yenerek Suriye ve
Filistin topraklarına sahip oldu. (1517)′de RİDANİYE Savaşında Memlük ordusunu ikinci kez
yenerek, bu devleti ortadan kaldırdı. Mısır toprakları Osmanlılara katıldı.

SONUÇLARI :* Memlük Devletinin ortadan kalkmasıyla bu devletin toprakları Osmanlılara katıldı.( Suriye, Filistin, Hicaz,Mısır)

* Baharat yolunun denetimi Osmanlı Devletine geçti.

* Halifelik ve İslam’ın kutsal emanetleri Osmanlılara geçti. (Böylece Osmanlı Devleti İslam Dünyasının Lideri oldu.)

* Venedikliler Kıbrıs Adası için Memlüklere verdikleri vergiyi Osmanlılara vermeye başladılar.

NOT: Osmanlı Devleti Baharat yolundan beklenen ticari kazancı elde edemedi. Çünkü Avrupalıların Ümit Burnu’nu bulmalarıyla Coğrafi yollar değişmiştir.

I.SÜLEYMAN ( KANUNİ ) DÖNEMİ (1520-1566 )

1520-1566
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN
* Yavuz’un tek oğlu olduğu için taht kavgası yapmadan tahta geçti.

* Hükümdarlığın ilk yıllarında Canberdi Gazali , Ahmet Paşa , Baba Zünun ve Kalenderoğlu ayaklanmalarını bastırdı.

* 1521′de Belgrad fethedildi. Böylece Avrupa’ya yapılacak seferlerde önemki bir ün kazanılmış oldu. Kuzeyden gelecek tehlikeleri önlemede önemli bir adım atıldı.

Mohaç Meydan Savaşı ( 1526)

SEBEPLERİ : *Macarların öteden beri devam eden düşmanca tutumları

* Papalığın kutsal Hristiyanlık tacı Korona’yı Macarlara vermesi ve bu savaşa teşvik etmesi

* Fransa kralı 1. Fransuva’nın Kanuni’den yardım istemesi.

SONUÇLARI : * 1526′da yapılan savaş Osmanlı’nın zaferiyle sonuçlandı ve Tarihte en kısa süren savaş olarak geçmektedir.

* Macaristan ele geçirildi.

* Macar Krallığı’na Osmanlı taraftarı olan Jan Zapolya (Hünyadi Yanoş) getirildi.

*637 yıllık Kutsal Macar Krallığı yıkıldı.

I.Viyana Kuşatması (1529)

SEBEPLERİ : * Avusturya Arşidükü Ferdinand’ın Budin’in alması

* Kanuni’nin Avrupa’da üstünlüğünü ele geçirmek istemesi

* Kutsal Roma – Germen İmparatorluğu Şarlken’nin Ferdinand’ı desteklemesi

* Yanoş’un Kanuni’den yardım istemesi

SONUÇLARI : * Kanuni 1529′da sefere çıktı Budin ele geçirildi.Divan kararı ile Viyana kuşatılmış fakat kışın bastırması nedeniyle sonuç alınamamıştır.

Alman Seferi (1532)

SEBEPLER : * Ferdinand’ın Macaristan içişlerine karışması

* Kanuni’nin Avrupa’da üstünlüğünü ele geçirmek istemesi

* Şarlken’in Avrupa’daki üstünlüğünün sona erdirilmiş olması

SONUÇLAR : * Kanuni bu seferde Güney Almanya’ya kadar ilerlemiş ancak savaş yapamamıştır. Avusturya’nın talebi üzerine 1533′de İstanbul Antlaşması imzalandı. Buna göre :

1) Ferdinand Macaristan içişlerine karışmayacak

2) Ferdinand Macar Kralı Jan Zapolya’nı tanıyacak

3) Protokolde Avusturya Arşidükü Osmanlı Sadrazamıyla denk sayılacak

4) 30.000 düka altın vergi ödenecek ve antlaşma süresi Avusturyaya bırakıldı.

* Osmanlı bu antlaşma ile Avusturya’ya siyasi üstünlüğünü göstermiştir.

* Macar Kralı Yanoş ölünce yerine küçük yaştaki oğlu Sigismund geçti.Ferdinand , Sigismund’un krallığını tanımayarak yapmış olduğu antlaşmayı bozdu ve Budin’i kuşattı. Bunun üzerine Kanuni tekrar Macaristan üzerine sefere çıktı. Budin’i aldı , Ferdinand’ın barış isteği kabul edilerek tekrar barış yapıldı. Macaristan üç bölgeye ayrıldı. Kuzey Macaristan Avusturya’ya , Orta Macaristan Erdel Beyliği adı altında Osmanlı himayesindeki Sigismund’a , Güney Macaristan ise Budin eyaleti olarak doğrudan Osmanlılara bağlandı.

* Avusturya ile antlaşma yapılmasına rağmen Osmanlı-Avusturya mücadelesi devam etti. Ferdinand 1551’de yeniden Erdel’in iç işlerine karıştı. Osmanlı-Avusturya savaşları , 1562’de yeniden barış sağlanıncaya kadar sürdü.

Zigetvar Seferi (1566)

* Kanuni Sultan Süleyman Avusturya’nın barışı bozarak Erdel’e saldırması üzerine Sadrazam Sokulu Mehmet Paşa ile yaşının ilerlemiş olmasına rağmen sefere çıktı. Zigetvar kalesi kuşatıldı.Kuşatma sırasında padişah öldü(1566). Padişahın ölümü askerden gizlendi. Kuşatmaya devam edilerek kale alındı. Zigetvar Seferi , Kanuni’nin son seferi oldu.

Osmanlı-Fransız İlişkileri

* Osmanlı ile Fransa arasındaki ilk ilişkiler I.Fransuva’nın , Alman İmparatoru Şarlken’e esir düştükten sonra Osmanlıdan yardım istemesiyle başlamıştı. Mohaç Savaşı Fransa’ya yardım amacıyla yapılmış , Fransuva kurtulmuştu.

* Kanuni Avrupa devletleri arasındaki anlaşmazlıklardan yararlanarak Avrupa siyasetinde söz sahibi oldu. Orta Avrupa seferleriyle Fransa ve Protestanların yükünü azalttı. Protestanlığın yayılmasına zemin hazırladı. Avrupa’da dini birlik iyice zayıfladı. Fransa Osmanlı Devletini Avrupa’yı koruyan tek güç olarak gördüğünü ilan etti. Bu yakınlaşma zamanla ticari alanda kaydı. Fransa’ya Avrupa tarihlerinde “kapitülasyon” Osmanlı kayıtlarında ise “ahidname” ya da “İmtiyazat-ı mahsusa” denilen bazı ticari ayrıcalıklar verildi. Amaç :

1) Avrupa Hristiyan birliğini bozmak , Avrupa siyasetinde etkinlik kazanmak.

2) Almanya’ya karşı Fransa’nın desteğini sağlamak

3) Akdeniz ticaretini canlandırmak , Gümrük gelirlerini arttırmak . Üretimi yapılmayan ürünleri ucuza temin etmek.

* Kapitülasyonlar verildi. Bu kapitülasyonlar sayesinde Akdeniz ticareti yeniden canlandı.

Osmanlı – İran İlişkileri

* Yavuz döneminde Çaldıran zaferi ile Safevi devletine darbe vurulmuş fakat ortadan kaldırılamamıştı. Safeviler öteden beri Anadolu’ya göz dikmiş ve Osmanlı topraklarında yaşayan Şiileri kışkırtıyordu. Şah İsmail ölünce yerine oğlu Tahsmab geçti. Şah Tahsmab ; Şiileri kışkırtmaya devam etti , Macaristan’a elçiler göndererek Şarlken’le ittifak kurmaya çalıştı.

* Kanuni İstanbul antlaşmasıyla batıdaki sınırlarını güven altına aldıktan sonra İran üzerine üç sefer yaptı.

1) Irakeyn Seferi (1534)

* Azerbaycan’a girilerek Hamedan’a kadar ilerlendi. Tebriz ve Bağdat alındı. Basra ticaret yolu denetim altına alındı. İpek yolu üzerindeki Osmanlı hakimiyeti pekişti. Bu sefer sonunda Kanuni “Bağdat Fatihi “ olarak anıldı.

2) İkinci İran Seferi (1548)

* Safevi hükümdarı Şah Tahsmab ile kardeşi arasında taht mücadelesi başladı. İran şahının kardeşi Osmanlı devletine sığınmak zorunda kaldı. Kanuni bu sırada Avusturya savaşları ile uğraşıyordu, İran kuvvetleri Tebriz ve Van’ı ele geçirdi. Yeniden İran üzerine sefere çıkmak zorunda kalan Kanuni Doğu Anadolu ve Azerbaycan’ı yeniden Osmanlı hakimiyeti altına aldı.

3) Nahcıvan Seferi (1554)

* İran Osmanlı-Avusturya savaşlarını fırsat bilerek yeniden harekete geçti. Muş’a kadar ilerledi. Kanuni İran üzerine üçüncü kez sefere çıkmak zorunda kaldı. Erivan(Revan) , Nahcıvan ve Karabağ alındı. Kanuni dönüşte kışı Amasya’da geçirdi. Osmanlının yeniden harekete geçeceğini zanneden şah , barış teklifinde bulundu. Kanuni Avusturya sorununu çözümlemek istediği için bu teklifi kabul etti. Amasya Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmada :

1) Tebriz,Irak-ı Arab(Bağdat,Musul,Basra) ve Doğu Anadolu Osmanlıda kalacak.

2) Sınır bölgelerinde karşılıklı olarak saldırılar durdurulacak.

3) İlk üç halifeye ve sahabeye dil uzatılmayacak.

* Bu antlaşma İran’la imzalanan ilk resmi antlaşmadır. İran sorunu antlaşmayla bir süre için çözümlendi. Bağdat alınarak Basra körfezine ulaşıldı. Böylece Hint Okyanusu ile bağlantı kuruldu.

Deniz Ve Akdenizdeki Önemli Gelişmeler

* XVI.yüzyılda coğrafi keşiflerin yapılmasıyla Avrupa devletlerinin ekonomik gücü artmaya başlamıştı. Bu nedenle Kanuni siyasi ilişkilerini Avrupa ve Akdeniz ülkeleri üzerine yoğunlaştırdı. Ayrıca coğrafi keşifler sonucunda Portekizlilerin eline geçen Hint deniz yoluna da yeniden egemen olmak ve bölgedeki ticaretten pay almak amacıyla Hint deniz seferlerini düzenledi.

Rodos’un Fethi (1522)

* Rodos, Fatih zamanında kuşatılmış, fakat alınamamıştı. Burada bulunan Sen Jan şövalyeleri, Mısır ve Suriye ile Anadolu arasındaki deniz taşımacılığını devamlı engellemekteydiler. Kanunî, Belgrad Seferi dönüşünde donanmayı Rodos üzerine gönderirken, kendisi de Marmaris’ten adaya geçti. Denizden ve karadan kuşatılan Rodos Kalesi, uzun süren savaşlardan sonra teslim oldu. Ege denizindeki Osmanlı egemenliği kesinleşmiş ve Ege Denizi tamamen bir Türk golü haline gelmiştir.

Cezayir’in Osmanlı’ya Katılması (1534)

* Cezayir 1516′da Baba Oruç ve kardeşi Hızır Reis (Barbaros) tarafından İspanyollardan alınmıştı. 1518′de Barbaros, Cezayir’in hükümdarı olmuştu. Daha önce Yavuz bu iki denizcinin kendisinden yardım istemesi üzerine onlara iki kadırga ve levent vermişti. Kanunî, Barbaros Hayreddin Paşa’yı İstanbul’a çağırdı ve Kaptan-ı Deryalığa getirdi. Böylece, Osmanlı donanması güçlenirken, Cezayir Osmanlı topraklarına katıldı. Barbaros Ege denizinde Venediklilerin elinde bulunan adaları aldı.

Preveze Deniz Savaşı (1538)

SEBEPLERİ : * Osmanlı donanmasının Akdeniz’de güçlenmeye başlaması

* Karadaki üstünlüğü Osmanlı’ya kaptıran , Haçlılar denizlerdeki üstünlüğünü Osmanlı’ya kaptırmak istememesi

* Osmanlı’nın Korfu’yu kuşatması

SONUÇLARI : * 1551′de Trablusgarb’ın , 1559′da Cerbe adasının alınmasıyla Osmanlı’nın Akdeniz’deki üstünlüğü pekişti

* 1565′de Malta kuşatılmış ancak alınamamıştır

* 1566 Sakız adasının fethi tamamlandı.

* Türk denizcilik tarihinin en büyük zaferi olan Preveze’nin kazanılmasıyla Akdeniz bir Türk gölü oldu.

Hint Deniz Seferleri

SEBEPLER : * Bölgedeki Müslümanların Kanuni’den yardım istemesi

* Baharat yolunun canlandırılmak istemesi

* Portekizlilerin bölgedeki Müslümanlara baskı yapması

SEFERE KATILAN KOMUTANLAR : * I. sefer : Hadim Süleyman Paşa (1538)

* II. sefer : Piri Reis (1551)

* III. sefer : Murat Reis (1552)

* IV. sefer : Seydi Ali Reis (1553)

SONUÇLAR : * Hint Deniz Seferlerinden istenilen sonuç alınamamıştır. Bunun sebebi Osmanlı donanması okyanus şartlarına uygun olmamasıdır.

* Portekizlilerin bölgedeki etkinliği kırılamamıştır.

* Kızıldeniz bir iç deniz oldu ve Basra Körfezi’ndeki kıyılar ele geçirildi.

* Arap Yarımadası tamamen Osmanlı’ya katıldı.

II.SELİM ( SARI ) DÖNEMİ (1566-1577)

1566-1577
II.SELİM
Sokullu Mehmet Paşa (1564-1579)

- Kanuni döneminde Kaptan-ı Deryalık, Rumeli Beylerbeyliği, üçüncü vezirlik, son iki yılında ise sadrazamlık yapmıştır. Sokollu Mehmet Paşa I. Süleyman , II. Selim ve III. Murad zamanında sadrazamlık yapmıştır. Sokollu Mehmet Paşa devşirme olup , Sırbistan’ın Sokol kasabasındandır. Enderun okulunu bitirip çeşitli görevlerde başarı göstererek Kanuni’nin son yılları , II. Selim ve III. Murat dönemlerinde padişahlardan daha etkili olmuştur. Bu nedenle sadrazamlık dönemine kendi adı verilmiştir.

* II.Selim , Osmanlı tarihinde ilk defa ordunun başında sefere çıkmayan padişah olan II. Selim aynı zamanda İstanbul’da ölen ilk padişahtır. Osmanlı Devleti’nde bozulma başlayan dönemdir. Hürrem Sultan’la birlikte saray kadınları devleti işlerine karışmaya başlamıştır.

Yemen’in Fethi (1568)

* Yemen 1517 yılında Osmanlı egemenliğine girmiş, Hadım Süelyman Paşa’nın 1538 tarihli Hint Deniz Seferi ile kesin olarak Osmanlı topraklarına katılmıştı. 1567 yılında bölgede Zeydi İmamı Topal Mutahhar önderliğinde isyan çıkınca bölgedeki Türk egemenliğini yeniden tesis etmek amacıyla Özdemiroğlu Osman Paşa ve Şam Beylerbeyliği Lala Mustafa Paşa Yemen Serdarlığına tayin edildiler. 1568 tarihli Yemen Seferi’nde Taiz ve Kahire kalelerinden sonra 15 Mayıs’ta Aden’i, 26 Temmuz’da da Sana’yı fetheden Türk ordusu ülkeyi tekrar Osmanlı topraklarına kattı.

Endonezya Seferi (1568-1569)

* Hint Okyanusu’nda kesin bir egemenlik kurmak isteyen Portekizliler , Sumatra ve Cava adalarına kadar ulaşmışlardı. Portekizlilerin saldırıları karşısında, Sumatra İslâm devletlerinden Açe Sultanlığı Osmanlılardan yardım istedi. Bu yardım için Kurdoğlu Hızır Hayrettin Reis görevlendirildi. Açe Sultanlığı’na, birçok silâh ve silâh yapımı için ustalar gönderildi. Açe’ye gelen Osmanlı asker ve sanatkârları buraya yerleştiler ve bölgenin korunmasında, cephane ile silâh yapımı gibi konularda yerli halka yardım ettiler.

Kıbrıs’ın Fethi (1571)

NEDENLERİ : * Akdeniz ticaretinin güvenliğini sağlama düşüncesi

* Kıbrıs’ın jeopolitik yönden çok önemli bir konumda bulunması

* Kıbrıs’ta üslenen şövalyelerin , korsanların Osmanlı ticaret gemilerine saldırması

* Kıbrıs’ın Venediklilerde bulunmasının Osmanlıların Akdeniz egemenliğini gölgelemesi

* Venediklilerin Kıbrıs için ödedikleri vergiyi kesmeleri

SONUÇLARI : * Doğu Akdeniz tamamen Osmanlı egemenliği altına girdi.

* Mısır yolunun güvenliği sağlandı.

* Akdeniz’deki Osmanlı egemenliği pekiştirildi.

* İnebahtı deniz savaşına sebep oldu.

İnebahtı Deniz Savaşı (1571)

* Kıbrıs’ın fethi, Avrupa devletlerini yeniden harekete geçirdi. Papa’nın kışkırtması ile İspanya, Malta, Venedik ve diğer İtalyan devletleri birleşerek bir Haçlı donanması oluşturdular.

* İki donanma İnebahtı Körfezi’nde karşılaştı. Don Juan komutasındaki Haçlı donanması, İnebahtı’da Osmanlı donanmasını bozguna uğratarak gemilerini yaktı. Osmanlı donanması ilk kez yakılmıştır. Dönemin sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa bu durumu Venedikli elçiye şöyle belirtmiştir “ Biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu koparttık; siz donanmamızı yakmakla uzamış sakalımızı tıraş ettiniz. Kopan kol yerine gelmez ama tıraş edilen sakal daha gür çıkar.”

* Savaşın sonunda Cezayir Beylerbeyi Uluç Ali Paşa, gemilerini kurtararak İstanbul’a getirdi. Bu başarısından dolayı Uluç Ali Paşa, Kılıç unvanı ile kaptanı deryalığa getirildi.

* İnebahtı Deniz Savaşı’nda kaybedilen donanmanın yerine, kısa zamanda daha güçlü bir donanma hazırlandı. Donanmaya yapılan bu büyük harcama Osmanlı ekonomini oldukça zora soktu.

* Akdeniz’e açılan Osmanlı donanmasına karşı koyamayan Venedikliler barış istemek zorunda kaldılar. Vergi ödemeyi ve Kıbrıs’ın Osmanlı toprağı olduğunu kabul ettiler.

* Bununla beraber İnebahtı faciasından sonra kaybedilen binlerce denizciyi yerine getirmek kolay olmamış ve tecrübesiz, leventlerden teşkil edilen yeni donanma Osmanlı’ya Akdeniz’de eski kudretini kazandıramamıştır. Artık Avrupa siyasetini yönlendirecek ve ticaret yollarını hakimiyet altına alacak Hint Seferleri gibi büyük projelere de edilmemiştir.

Tunus’un Alınması (1574)

* Tunus, Kanunî zamanında Barbaros Hayrettin Paşa tarafından alınmış, ancak bir süre sonra İspanyolların eline geçmişti. Tunus, bulunduğu coğrafî konumuyla stratejik yönden büyük öneme sahipti. II. Selim döneminde Tunus’un fethine karar verildi. Sinan Pasa ve Kaptanı derya Kılıç Alî Paşa komutasındaki kuvvetler 1574′te Tunus’u fethetti. Tunus , bir beylerbeylik durumuna getirildi.

Don Volga Projesi

* Bu projeyle Karadeniz , Hazar Denizi bu iki nehir aracılığıyla birleştirilmek istenmiştir.

* Amaçları ; Orta Asya Türkleri ile bağlantı kurmak , İran’ı Kuzeyden kuşatmak , Rusların Güneye inişini engellemek , İpek yolu ticaretini canlandırmak

* Bu proje iklim şartları , Rus saldırıları ve Kırım Hanlığı’nın gererekli desteği vermemesi sebebiyle proje gerçekleştirilemedi.

Süveyş Kanal Projesi

* Akdeniz ile Kızıldenizin bağlanması düşünülmüştür. Amaç Akdeniz ticaretini yeniden canlandırmaktı. Projeyi 1869′da İngilizlerle , Fransızlar ortaklaşa gerçekleştirmiştir.

Marmara İznik Körfezi , Sapanca Gölü ve Sakarya Irmağı Projesi

* İç ticareti canlandırmak ve donanma sığınacak bir yer oluşturmaktı. Proje aşamasında kalmıştır.

DURAKLAMA DÖNEMİ

Duraklama Sebepleri

A) İç Sebepler : * Yönetimin , Maliyenin , İlmiyenin , Askeriyenin bozulması

* İmparatorluğun çok uluslu karakteri

* Toplumsal yapının bozulması

* Toprak sistemin bozulması

B) Dış Sebepler : * İmparatorluğun doğal sınırlara ulaşması

* Coğrafi Keşifler ve kapitülasyonların etkisi

* Avrupa’daki bilimsel gelişmelerin takip edilmemesi

* Avrupa’nın merkezi yönetimin güçlenmesi ve Osmanlı’ya karşı birleşmesi

III.MURAT DÖNEMİ (1574-1595)

1574-1595
III.MURAT
* Anadolu’da sancak beyliği yaparak yöneticilik deneyimi kazanan son Osmanlı padişahı olmuştur.Lehistan’ın Osmanlı Himayesine Alınması (1575)

SEBEPLER : * 1572′de ölen Lehistan kralının yerine geçecek varisi bulunmadığından ülke Diyet Meclisi tarafından yönetiliyordu.

* Avusturya,Almanya, Rusya, İsveç ve Fransa kendi hükümdar ailelerinden birinin Lehistan kralı olması için mücadele ediyorlardı.

* Osmanlı Devletinin Lehistan yönetiminde hakim olmaya çalışmasının nedeni Avusturya’ya komşu olan iki müttefike sahip olmaktı.

SONUÇLAR : * Lehistan, Osmanlı himayesine girdi.

* Rusya’ya karşı kuzeyde bir sed oluşturuldu.

* Osmanlı egemenliği de Baltık Denizi kıyılarına ulaşmış oldu.

Fas Sultanlığı’nın Osmanlı himayesine girmesi (1576)

SEBEPLER : * Fas’ın Akdeniz’in Atlas Okyanusu’na çıkış kapısı olan Cebelitarık Boğazı’nı kontrol etmesi.

* Fas Sultanlığı’nın, Cezayir’in güvenliği yönünden büyük öneminin bulunması

SONUÇLARI : * Bu zaferle Fas, Osmanlı himayesine alınmış oldu.

* Portekizlilerle yapılan Vadi-üs Sebil Savaşı’nda Osmanlı yendi. Bu savaşın sonunda Portekiz Krallığı, İspanya tarafından ele geçirildi. Bu savaştan sonra Portekizliler Hint Deniz Yolu üzerindeki etkinliklerini İngiltere ve Hollanda’ya kaptırdılar.

* Mısır’dan Fas’a kadar bütün Kuzey Afrika, Osmanlıların yönetimi ve denetimi altına girdi.Kuzey Afrika’da fetihler tamamlandı.

Osmanlı-İran Savaşları (1577-1590)

* İran’daki iç karşıklıklardan Osmanlı’nın yararlanmak istemesidir. ( SEBEP )

* 1590 Ferhat Paşa İstanbul Antlaşması ile Azerbaycan , Gürcistan , Luristan ve Dağıstan alınarak Doğuda en geniş sınırlara ulaşılmıştır.

İngiltere’ye Kapitülasyon Verilmesi (1580 )

* Avrupa devletleri arasında çekişmeyi artırmak

* Akdeniz ticaretini canlandırmak

* Fransa’yı rekabet içine sokmak amacıyla

Osmanlı -Avusturya Savaşı

SEBEPLER : * 1593 yılında, Bosna ve Macaristan sınırlarında çetelerin sınır bölgelerinde halka saldırmaları

* Bosna Valisi Telli Hasan Paşanın pusuya düşürülerek öldürülmesi üzerine III. Murat, Avusturya’ya savaş ilân etti

* Avusturya İmparatoru II. Rudolf ödemekte olduğu vergiyi vermediği gibi Eflak, Erdel ve Boğdan beylerini de isyana teşvik etmişti.

SAVAŞ : * Avusturya üzerine yürüyen Sadrazam Koca Sinan Paşa, ilk yıllarda başarılar kazandı ve Yanıkkale ele geçirildi.

* Osmanlı-Avusturya savaşının devam ettiği sırada III. Murat öldü.

III . MEHMET DÖNEMİ (1595-1603)

1595-1603
III.MEHMET
Avusturya ve Eflak Seferleri

* III. Murad döneminde başlayan Osmanlı-Avusturya Savaşı devam ederken tahta geçmiştir. Sultan III. Mehmed tahta çıkar çıkmaz Avusturya ve Eflak sorunlarıyla ilgilenmiştir.

* 1595 yılında Avusturya kuvvetleri Estergon Kalesi’ni kuşatmışlar, 40 km uzakta olan Mehmed Paşa Estergon Kalesi’ne yardıma gitmemiştir. Hiçbir yardım alamayan Estergon Kalesi kahramanca direnmesine rağmen, sayıca üstün olan Avusturyalılara teslim olmak zorunda kalmıştır.

* Sinan Paşa, Eflak Prensi Mihai Viteazul üzerine seferler düzenlemiştir. Osmanlı kuvvetleri Bükreş ve Tırgovişte’yi ele geçirmişler fakat çok geçmeden Mihai karşı saldırıya geçmiş ve Osmanlı kuvvetleri geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu sırada bataklıklara düşen Osmanlı askerlerinin büyük bir kısmı şehit olmuştur. Daha sonra Tuna’dan karşı kıyıya geçilirken gerekli önlemlerin alınmamasından dolayı yeni bir saldırıya maruz kalan Osmanlı akıncıları çok büyük kayıplar vermiştir.

* Estergon Kalesi’nin düşmesinden sonra Tuna kıyısındaki Vişegrad da düşmanın eline geçmiştir. Birçok önemli kale ve şehirlerin kaybedilmesi İstanbul’da devlet erkanı ve yeniçerilerin tepkisine neden oldu. Yeniçeriler de sultanın sefere çıkmasını istiyorlardı.

Eğri Kalesi’nin Fethi

* Durumun kötüye gittiğini anlayan Sultan III. Mehmed’in, devlet büyüklerini toplayıp “Ceddimiz, devletimizin kurucusu Osman Gazi Hazretlerinden, büyük dedemiz Kanuni Sultan Süleyman’a kadar bütün padişahlar askerin önünde sefere çıkmışlardır. Dedemiz Sultan İkinci Selim’le cennetmekan pederimiz Sultan Murad bu usulü bozdular. Biz dahi, başlangıçta seferi paşalarımıza ısmarlamakla hataya düştük. Asker evlatlarımız bizi başlarında görmek isterler. Kararımız odur ki yakında sefere çıkacağız. Hazırlıklar tamamlansın. Küffara haddini bildirmeye gitmek gerekir.” der.

* Bunun üzerine 20 Haziran’da ordunun hareket ederek, kuşatılan Eğri Kalesi’nin 12 Ekim 1596′da padişaha teslim edildiği anlatılıyor.

Haçova Muharebesi

* Eğri Kalesi’nin fethinden sonra Osmanlı birlikleri ilerleyerek 15 Ekim 1596 günü Haçova’da büyük bir Avrupa ordusuyla karşılaştı. Bu ordu da Avusturyalı, Alman, Erdelli, Macar, İtalyan, İspanyol, Fransız, Hollandalı, Belçikalı, Çek, Hırvat, Sırp, Slovakyalı ve Lehistanlı kuvvetleri vardı. Böylece Haçlı Ordusundaki asker sayısı 300 bini bulmuştu. Osmanlı Ordusu ise 140 bin askerden ibaretti. Avusturya Arşidükü III. Maximilian komutasındaki düşman kuvvetleri ile yapılan Haçova Savaşı’nda Osmanlı birlikleri, düşman birliklerinin tüfek atışlarına maruz kaldı. Pek çok Osmanlı askeri şehit oldu.

* Ordu merkezinin ele geçirilip padişahın ayrıldığı haberi yayıldı. Ancak bu gelişmelerden haberi olmayan akıncılar canla başla savaşa devam ediyordu. Yalnızca bu akıncı birliklerinin mücadelesi bile düşman ordusunun dağılmasına yetti ve kazanılan Haçova Zaferi ile Osmanlılara Viyana yolu açıldı

* Bir süre sonra Avusturya kuvvetleri 1594 yılında fethedilen Yanıkkale’yi ele geçirdiler.

Kanije Kalesi’nin Fethi ve Kanije Savunması

* Belgrad’da kışı geçiren Damat İbrahim Paşa, Kanije Kalesini kuşatıp sıkıştırmaya başladı. Kuşatma devam ederken kale içinde esir olan [smanlı askerleri canlarını feda etmek uğruna havaya uçurdukları barut deposu kalenin harap olmasına yol açtı. Ancak yine de teslim olmayan Kanije Kalesi’nin yardımına bu seferde Philippe Emmanuel komutasındaki 20.000 kişilik bir ordu geldi. İki ateş arasında kalan Osmanlı ordusu kahramanca savaşmaya devam etti. Yardıma gelen düşman ordusunun geri çekilmesi üzerine, 40 gün süren bir kuşatmadan sonra Kanije teslim oldu.

* Kanije kalesini geri almaya çalışan Arşidük Ferdinand, Kanije’yi büyük bir orduyla kuşattı. Tiryaki Hasan Paşa komutasındaki az sayıda asker kaleyi iki aydan fazla süre başarıyla korudu. Yiyecek içecek malzemesi ve cephanesi tükenmeye başlayan Osmanlı kuvvetleri beklenmedik bir çıkışla kendisinden kat kat üstün görünen düşman ordusunu Kanije Kalesi önünde yendi.

I.AHMED DÖNEMİ (1603-1617)

1603-1617
I.AHMED
* Osmanlı soyundan büyük ve aklı başında olanına geçmesi (ekber ve erşed) usulünü getirdi. Bundan sonra şehzadeler, sancaklara gönderilmeyip sarayda kafes hayatı yaşadılar. Bu durum şehzadelerin devlet yönetiminde bilgi ve deneyim kazanmalarını engelledi.

Celali İsyanları

SEBEPLER : * Ekonomik durumun bozulması ve paranın değeri düşmesi

* Vergi toplamadaki adaletsizlikler

* Yöneticilerin halka baskı yapması

* Tımarlı sipahilerin ihmali

* Haçova Meydan Savaş’ından kaçan yeniçerilerin halkı isyana zorlaması

* Uzun süren savaşların yarattığı olumsuzluklar

SONUÇLARI : * Anadolu’da can ve mal emniyeti kalmadı.

* Köylü çift bozan konumuna gelerek köyden kente göç etti

* Üretim düştü, ekonomi olumsuz yönde etkilendi.

* Köylüler haraca bağlandı.Halkın malları yağmalandı.

Osmanlı-İran Savaşları (1603-1611)

SEBEP : İran’ın Celali ayaklanmalarını ve Avusturya savaşlarını fırsat bilerek Ferhatpaşa Antlaşması’nda kaybettiği yerleri geri almak istemesi

SONUÇ : 1611 Nasuh Paşa Antlaşması ile Ferhatpaşa Antlaşması’nda alınan yerler geri verildi.İran 200 deve yükü ipek vergisi verecekti.

Osmanlı-Avusturya Savaşları

* III.Mehmetten sonra padişah olan I.Ahmet zamanında da savaş devam etti. Osmanlılar 1605′te Vişegrat ve Estergon alındı. Bu başarılar sonucu Eflâk, Boğdan ve Erdel beyleri yeniden Osmanlı egemenliğini tanıdılar. Macaristan Krallığı, Erdel beyine verildi. Osmanlı Devleti’nin kazandığı başarılar sonucu yalnız kalan Avusturya barış istedi. Zitvatorok Antlaşması imzalandı.

Zitvatorok Antlaşması (1606)

* Savaş sırasında alınan Eğri, Kanije ve Estergon kaleleri Osmanlılarda kalacak, Rop ve Koman kaleleri Avusturyalılarda kalacaktı

* Avusturya, her yıl ödediği 30.000 altın vergi yerine, bir defaya mahsus olmak üzeri 200.000 kuruş ödeyecek

* Avusturya kralı, protokol bakımından Osmanlı padişahına eşit sayılacaktı.

Osmanlı-Lehistan Savaşları

* Lehistan 1575 yılında Osmanlı himayesine alınmıştı. 1587′de Osmanlı himayesinden çıkan Lehistan, Osmanlı egemenliğindeki Eflâk, Boğdan ve Erdel’e saldırdı. Böylece Osmanlı-Lehistan ilişkileri bozuldu. Bosna valisi İskender Paşanın, Eflâk ve Boğdan kuvvetleriyle birlikte harekete geçmesi üzerine, Lehistan barış istedi. Lehistan’ın isteği üzerine iki ülke arasında barış yapıldı. Buna göre ;

1) Lehistanlılar , Kırım Kazaklarını Özi ırmağından Karadeniz’e çıkarmamayı ve Erdel, Boğdan işlerine müdahale etmemeyi.

2) Osmanlılar da Tatarlara akın yaptırmamayı taahhüt etmişlerdi.

Islahatlar

* Ekber ve Erşed sistemini getirerek taht kavgalarını önlemeye çalıştı.

* Kafes sistemini getirerek , şehzadelerin sancaklara çıkması usulünü kaldırmıştır.

II.OSMAN (GENÇ) DÖNEMİ (1618-1623)

1618-1622
GENÇ OSMAN
Lehistan Savaşı

* Lehistanlılar yeni ve daha büyük bir ordu meydana getirme çabasındaydılar. Avusturya’dan yardım alarak ordularını takviye ettiler. Osmanlı Ordusu 2 Eylül 1620′de Hotin önlerine geldi. Kale kuşatıldı ve Hotin kalesi önlerinde yapılan meydan savaşında, düşman siperlerinin ele geçirilememesi, askerlerin şevk ve heyecanını oldukça yıprattı. Yeniçerilerin de kendilerini tam olarak savaşa vermemeleri, bu savaşın kesin bir netice ile sonuçlanmamasına yol açtı. Lehistan elçilerinin savaşa kendilerinin neden olduklarını bildirmesi üzerine Hotin Antlaşması yapılarak sefere son verildi. Antlaşmaya göre Lehistanlılar ve Osmanlılar birbirlerinin topraklarına saldırmayacak Lehistan eskiden olduğu gibi Kırım Hanına 40.000 düka altın verecekti.

Islahatlar

* İlk defa saray dışı evliliği gerçekleştirdi. Böylece haremde evlenme geleneğini yıktı.

* Kadı ve müderrislerin fazla ödeneğini kesti.

* Şeyhülislam’ın fetva vermek dışındaki yetkilerini kısıtladı.

IV.MURAT DÖNEMİ (1623-1640)

1623-1640
IV.MURAT
Osmanlı-İran Savaşı (1623-1639)

SEBEP : İran’ın Bağdat’ı alması ve yıllık vergiyi kesmesidir.

* Revan ve Bağdat seferleriyle Bağdat geri alındı ve 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalandı. Maddeleri ;

1) İki devlet arasındaki sınır Zagros Dağları olacaktı.

2) Azerbaycan ve Tebriz İran’da , Bağdat Osmanlı’da kalacaktı. Bu antlaşma bugünkü Türk-İran sınırları çizilmiştir.

Osmanlı-Lehistan İlişkileri

* Rus Kazaklarının Karadeniz’de Türk sahillerine ve Rumeli’de Tuna kıyılarına saldırıları, Osmanlı-Lehistan ilişkilerinin bozulmasına neden oldu. Kırım kuvvetlerinin Rus Kazaklarının üzerine akın yapması kararlaştırıldı. Ancak, bu sırada İran ile ilişkilerin bozulması nedeniyle Kırım kuvvetlerinin İran’a gönderilmesi yüzünden Lehistan seferi gerçekleştirilemedi.

* 1630′da Özi Beylerbeyi Mustafa Paşa, Lehistan ile bir antlaşma yaptı. Ancak, barış dönemi uzun sürmedi. İki ülke arasındaki ilişkilerin bozulması sonucu, Osmanlı kuvvetleri Lehistan’a girdi. Osmanlı kuvvetlerinin Lehistan’a girmesi üzerine, İstanbul’a gelen Lehistan elçisi, IV. Murat tarafından kabul edildi. Ancak anlaşma sağlanamadı. Bunun üzerine IV Murat, sefere çıkmaya karar verdi. Lehistan, işin ciddiyetini anlayınca, öne sürülen anlaşma koşullarını kabul etti.

Islahatlar

* İçki ve tütün yasakladı.

* Devlet adamlarından devletin duraklama nedenlerini araştırmlarını istedi.

* Tımarlı Sipahilerin nüfus sayımını yaptırdı.

IV.MEHMET DÖNEMİ (1648-1687)

1648-1687
IV.MEHMET
* 1652 yılında malî durumu düzeltmesi için Tarhuncu Ahmet Paşa’yı sadrazam yaptı. Gereksiz giderleri azaltan ve tüm görevlilere vergi koyan sadrazam devletin gelirini artırdı. Ancak rakipleri tarafından padişahın gözünden düşürüldü ve öldürtüldü.

* Askerin bir bölümüne ayarı bozuk para verilmesinden ve bir bölümüne ise hiç aylık verilmemesinden ötürü İstanbul’da ayaklanma çıktı. Ayaklananların padişaha verdikleri bir listedeki 30 devlet adamı ve saray ağası öldürtüldü ve cesetleri Sultanahmet Meydanı’nda bir çınar ağacına asıldı. Bu olaya Vaka-i Vakvakiye (Çınar olayı) denir.

* 1656 yılında Çanakkale boğazı önlerinde Venedik donanmasıyla yapılan savaşta Osmanlı donanması ağır bir yenilgi aldı ve Bozcaada ile Limni Venediklilerin eline geçti. Bu durum İstanbul’da büyük paniğe yolaçtı. Aynı yıl iç ve dış sorunlara çözüm bulmak üzere Turhan Sultan tarafından sadrazamlığa Köprülü Mehmet Paşa getirildi.

* Köprülü Mehmet Paşa Venediklileri yenilgiye uğratarak Bozcaada ve Limni’yi geri aldı.

* Ölümünden sonra yerine Fazıl Ahmet Paşa geldi. Fazıl Ahmet Paşa Avusturya’dan Uyvar Kalesini alıp Vasvar Antlaşması’nı imzaladı. Venediklilerden de Girit’teki Kandiye kalesini aldı ve yirmi dört yıl süren Girit savaşına son verdi. IV. Mehmet sadrazam ile birlikte ‎Lehistan seferine çıktı ve 1672 yılında Bucaş Antlaşması’nı imzaladıktan sonra Edirne’ye döndü. Lehistan’ın antlaşma şartlarına uymaması yüzünden ertesi yıl yeniden sefere çıkıldı ve savaş 1676 yılında son buldu.

* Aynı yıl Fazıl Ahmet Paşa ölünce IV. Mehmet sadrazamlığa Köprülü ailesinin yetiştirdiği Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı getirdi. IV. Mehmet sadrazam ile birlikte Rusya’nın ele geçirdiği Çehrin kalesini geri almak için sefere çıktı. Kalenin alınmasının ardından 1678′de Edirne’ye döndü. 1681 yılında Ruslarla yirmi yıl süreli bir saldırmazlık antlaşması yapıldı.

II.Viyana Kuşatması

* 1683 yılında gerçekleşen kuşatma iki ay sürmüş, Tuna Nehri’nin kuzeyinden gelen düşman kuvvetleri yüzünden Osmanlı Ordusu iki ateş arasında kalıp, ağır kayıplar vererek Belgrad’a çekilmiştir. Yenilginin sorumlusu olarak görülen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Belgrad’da idam edilmesi sonrasında Sadrazamlığa Kara İbrahim Paşa getirilmiştir.

* Kuşatmanın ardından Avusturya, Lehistan ve Venedikliler birleşerek karşı saldırıya geçtiler. Bu dönemde Estergon, Peşte ve Budin kaybedildi. Venedikliler Ayamavra, Preveze, Mora ve Atina’yı ele geçirdiler. Ordu Mohaç Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğradı. Tüm bu gelişmeler IV. Mehmet’e karşı bir güvensizlik yarattı. Ordu ayaklananarak padişahın tahttan indirilmesini ve yerine kardeşi Süleyman’ın geçmesini talep etti. Bu talep kabul gördü ve IV. Mehmet 1687′de tahttan inmek zorunda kaldı.

Islahatlar

TARHUNCU AHMET PAŞA : * Mali alanda ıslahat yapmıştır

* Duraklama döneminde ilk denk bütçeyi yaptı.

* Rüşveti engellemeye çalıştı, iltizam sistemi yaygınlaştırdı.

KÖPRÜLÜ MEHMET PAŞA : * Maliyeyi düzeltti

II.SÜLEYMAN DÖNEMİ (1687-1691)

1687-1691
II.SÜLEYMAN
* Avusturya, Lehistan, Venedik, Malta ve Rusya arasında oluşan Kutsal İttifak devletleriyle savaş devam ediyordu. Bu dönemde, Eğri ve Belgrad Avusturyalıların eline geçti. Mora’yı ele geçiren Venedikliler, Yunanistan’da ve Bosna’da bazı kaleleri kuşattılar. Rumeli’de üst üste gelen yenilgiler ve büyük toprak kayıpları üzerine, II. Süleyman sefere çıkmaya karar verdi.

* Sadrazamlığa Fazıl Mustafa Paşa getirildi. Fazıl Mustafa Paşa, kısa bir sürede idarî, malî ve askerî alanda önemli ıslahatlar yaptı. Bu tarihten sonra savaşın gidişinde, Türklerin lehine değişiklik başladı. Sefere çıkan Fazıl Mustafa Paşa, Niş ve Belgrat’ı geri aldı. Venediklerin eline geçen Avlonya üzerine gönderilen Osmanlı kuvvetleri, burayı geri aldı. Fazıl Mustafa Paşa, Avusturya üzerine ikinci seferine çıktığı sırada, II. Süleyman öldü.

Eğriboz Zaferi

* Sultan İkinci Süleyman kendi iç meseleleriyle uğraşırken, Venedik ve Lehistan’da da karışıklık yaşanıyordu. Ancak o an için asayişi sağlamış olan Avusturya, Osmanlı’nın içinde bulunduğu kaos ortamından yararlanmasını bildi. Tuna’yı geçen Avusturya kuvvetleri Eğri ,İstoni ve Belgrad kalelerini ele geçirdiler.

* Çelebi İbrahim Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri Eğriboz zaferini kazandılar.

* Sadrazam Köprülü Fazıl Mustafa Paşa komutasındaki yenilenmiş Osmanlı kuvvetleri, Gladova ve Orsova’yı geri aldılar. Kanije düşman eline geçtiyse de, Osmanlı kuvvetleri Belgrad’ı geri almayı başardılar. Böylece Tuna Hattı yeniden kurulmuş oldu.

II.AHMET DÖNEMİ (1691-1695)

1691-1695
II.AHMET
* Tahta geçtiğinde Osmanlı orduları değişik cephelerde savaşmaktaydı. Bu sırada Sadrazam Fazıl Mustafa Paşa, Avusturya seferine çıkmıştı. Salankamen denilen yerde, Avusturya kuvvetleri üzerine saldırdı. Ancak Fazıl Mustafa Paşa şehit oldu, Osmanlı ordusu dağıldı.

* İngiliz ve Hollanda (Felemenk) elçileri aracılığıyla Osmanlı Devleti, antlaşma teklifinde bulundu. Ancak, Kutsal İttifak devletleri çok ağır koşullar ileri sürünce antlaşma sağlanamadı.

* Lehistanlılar, Varat Kales’ini ele geçirdiler.

* Avusturyalılar, Belgrad’ı kuşattılar. Aynı yıl Erdel seferine çıkan Sadrazam Bozoklu Mustafa Paşa, Belgrad’a yönelince Avusturyalılar kuşatmayı kaldırdılar. Ancak, Macaristan’daki Göle Kalesi’ni aldılar.

* Venedikliler, Sakız adasını işgal edip Girit adasındaki Hanya’yı kuşattı, ancak başarılı olamadı.

Islahatlar : * Ekonomi alanında ıslahat yapmıştır. Halka ağır gelen vergileri kaldırmıştır.

II.MUSTAFA DÖNEMİ ( 1695-1703)

1695-1703
II.MUSTAFA
* Sakız adasını Venedik’ten geri aldı.

* Papalık ve Malta donanmasının da destek verdiği Venedik donanması, Osmanlılar tarafından Koyun adası civarında yenilgiye uğratıldı. Mora’da Venedik donanması karşısında başarı elde edildi.

* Ordunun başında Avusturya üzerine sefere çıkan II. Mustafa, Mureş ırmağı kıyısındaki Lipova Kalesi’ni aldı. Daha sonra bir Avusturya ordusunu bozguna uğratıp Lugos Kalesi’ni aldı ve kışı geçirmek için İstanbul’a döndü.

* İkinci Avusturya seferine çıktı. Temeşvar’ı kuşatan Saksonya prensinin komutasındaki orduyu yenilgiye uğrattı. Bu sırada Ruslar da Azak Kalesi’ni ele geçirmişlerdi.

* II. Mustafa, Avusturya üzerine yaptığı üçüncü seferinde, Zenta denilen yerde yenilgiye uğradı.

* Kutsal İttifak ile sefere çıkan II.Mustafa Ordunun başında sefer çıkan son Osmanlı padişahıdır.

* Karlofca ve İstanbul antlaşmaları, Osmanlı Devleti’nin toprak kaybettiği ilk antlaşmalar oldu.

KARLOFÇA ANTLAŞMASI (1699)

* Temeşvar ve Banat dışında, bütün Macaristan ve Erdel, Avusturya’ya verildi.

* Ukrayna ve Podolya, Lehistan’a verildi.

* Mora ve Dalmaçya kıyıları Venediklilere bırakıldı.

Önemi : * İlk kez uluslar arası bir antlaşmada Osmanlı toprakları paylaşıldı.

* Osmanlı Devleti Gerileme Dönemi’ne girdi.

* Osmanlı ilk kez büyük toprak kaybına uğradı

* Osmanlı’nın Avrupa’daki üstünlüğü sona erdi.

Rusya ile İstanbul Antlaşması (1700)

* Azak Kalesi Rusya’ya verildi.

* Rusya, İstanbul’da sürekli elçi bulundurabilecekti.

* Ruslar Serbestçe Kudüs’ü ziyaret edebilecek.

Önemi : * Rusya Azak Kalesi’ni almakla ilk kez Karadeniz’e inme imkanı elde etti.

* Azak’ın elden çıkması Kırım Tatarlarını Rus tehdidi altına soktu.

Edirne Olayı

* Bu arada padişahın Edirne’yi başkent yapmak istediği söylentisi yayıldı. Böyle bir değişiklikten çıkarları bozulacak olanlar, harekete geçerek İstanbul’da askerî bir isyan çıkardılar. Edirne üzerine yürüyen isyancılar, II. Mustafa’yı tahttan indirerek yerine III. Ahmet’i padişah yaptılar.

Islahatlar

* Askeri ve mali teşkilatlarla ıslahat hareketlerine girişti.

* Donanmada kalyon sistemine geçildi.

GERİLEME DÖNEMİ

* Şehzadelerin sancaklara gönderilmemesinden dolayı, devlet işlerinde yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olmadan devletin başına geçmeleri.

* Coğrafi Keşiflerin etkisiyle ticaret yollarının yön değiştirmesi ve gümrük gelirlerinin büyük ölçüde azalması

* İhracatın azalması, ithalatın artması ve kapitülasyonların giderek Avrupalı devletlerin sömürü aracı haline gelmesi

* Saray masraflarının artması

* Kapıkulu ocaklarına kanunlara aykırı asker alınarak sayılarının artırılması

* Yeniçerilerin geçim sıkıntısını ileri sürerek askerlik dışında işlerle uğraşmaları

* Yeniçerilerin sayılarının artmasıyla kendilerini büyük bir güç olarak görmesi.

* Eğitim sisteminin temelini oluşturan medreselerin çağın gerisinde kalması ve Avrupa’da eğitim alanında meydana gelen yeniliklerin takip edilmemesi

*

III.AHMET DÖNEMİ (1703-1730)

1703-1730
III.AHMET
Prut Savaşı (1711)

* Rusya’nın Lehistan’ın iç işlerine müdahale etmesi

* Rusya ile yaptığı savaşı kaybeden İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ın Osmanlı Devleti’ne sığınması ve Rus kuvvetlerinin izinsiz olarak Osmanlı sınırlarını ihlal etmesi

* Osmanlı Devleti’nin İstanbul Antlaşması ile kaybettiği toprakları geri almak istemesi

* Rusya’nın , Eflak ve Boğdan beylerini Osmanlı’ya kışkırtması

* Rus ordusunu Prut bataklığına sıkıştıran Baltacı Mehmet Paşa’nın yeniçerilere güvenmemesi ve Rus ordusunun ateşli silah gücünün Osman’lı Devleti’nden üstün olması sebebiyle 1711′de Prut Antlaşması imzalandı.Maddeleri ;

1) Azak ve çevresi Osmanlı Devleti’ne geri verilecek.

2) Rusya Lehistan’ın iç işlerine karışmayacak

3) Ruslar Kırım’a vergi vermeye devam edecek

4) Ruslar İstanbul’da elçi bulundurmayacak

Osmanlı-Venedik-Avusturya Savaşları

* Osmanlı Devleti Karlofça Antlaşmasında kaybettiği toprakları geri almak istemesi

* Venedik yönetimden rahatsız olan Rumların Osmanlı Devleti’nden yardım talep etmesi

* Venediklilerin Karadağlıları kışkırtması ve Osmanlı gemilerine zarar vermesi

* Osmanlı Venediklilere savaş ilan edip Mora’ya müdahale edince , Karlofça Antlaşması’na uyulmadığını iddia eden Avusturya Osmanlı’ya savaş ilan etti.

* Osmanlı Mora’ya ele geçirdi.Ancak Avusturya ile yapılan savaşlarda başarısız olundu. Pasarofça Antlaşması imzalandı.

Pasarofça Antlaşması (1718)

1. Belgrad, Kuzey Sırbistan , Temeşvar, Banat, Eflak’ın bir kısmı Avusturya’ya bırakılacak.

2. Mora Osmanlı’da kalacak.

3.Dalmaçya ve Hersek Venediklilere bırakılacak.

4. Venediklilerin ödediği gümrük vergisi indirilecek.

Lale Devrinde yapılan Islahatlar

* Avrupa’ya ilk geçici elçi gönderildi.

* İlk defa çiçek aşısı yapıldı.

* Yeniçerilerden itfaiye örgütü oluşturuldu.

* Matbaa kuruldu

* Lağımcı ve Humbaracı ıslah edildi.

* Yalovada kağıt fabrikası açıldı.

Patrona Halil İsyanı (1730)

* Yöneticilerin lüks ve israf içinde yaşaması

* İsyancılar Lale bahçeleriyle birçok köşkü yağmalarken matbaa gibi yeniliklere bir zarar verilmemiştir.

I.MAHMUT DÖNEMİ (1730-1754)

1730-1754
I.MAHMUT
Osmanlı-İran Savaşları

* Osmanlı kuvvetleri İran seraskeri Ahmet Paşa ile Erzurum valisi ve Revan seraskeri Hekimoğlu Ali Paşa kumandası altında iki koldan harekete geçti.,

* Kirmanşah alındı. Kürican sahrasında İran kuvvetleri bozguna uğratıldı. Urmiye ve Tebriz ele geçirildi.

* İran şahının sulh istemesi üzerine 1732′de Ahmet Paşa Antlaşması imzalandı. Revan, Gence, Nahcivan, Bitlis, Şirvan ve Dağıstan Osmanlılara, Tebriz, Kirmanşah, Hemedan, Luristan ve Erdelan eyaletleri ise İran’a bırakıldı.

* İran da kaybettiği Kafkasya topraklarını geri almak için fırsat kollamaya başladı. 1733′te İran’da iktidarı ele geçiren Nadir Şah, Osmanlıların eline geçen bölgeleri almak için tekrar savaş açtı. 1735′te Arpaçay’da yapılan muharebeyi Osmanlılar kaybetti. Gence, Tiflis ve Revan İran’ın eline geçti.

* Avrupa devletleriyle anlaşmalar sağlayan I. Mahmud, yeniden İran üzerine döndü. Nadir Şah, bu vaziyet karşısında Osmanlılarla baş edemeyeceğini anlayınca, Kasr-ı Şirin Antlaşması maddeleri üzerinden anlaşma teklifinde bulundu ve bu istek kabul edildi.

Osmanlı-Rusya-Avusturya Savaşları (1736-1739)

* Rusya ve Avusturya’nın Osmanlı topraklarını paylaşma konusunda anlaşması

* Rusya’nın Lehistan’ın içişlerine karışması

* Rusların Azak kalesine saldırması

* Rus ordusunun İran savaşları esnasında Osmalı ordusuna yardıma gelen Kırım ordusunun Kabartay bölgesinden geçiline izin vermemesi

* Osmanlı ordusu iki cephede birden savaşmasına rağmen başarılı olmuş ve Fransa’nın arabulucuğu ile Belgrad Antlaşmaları imzalanmıştır.

AVUSTURYA İLE ANTLAŞMA

* Avusturya Temeşvar dışında Pasarofça Antlaşması ile aldığı yerleri geri verecekti.

* Antlaşma 27 yıl sürecek.

RUSYA İLE YAPILAN ANTLAŞMA

* Azak kalesi yıkılması şartıyla Rusya’ya bırakılacak

* Rusya, Kırım ve Eflak’tan çekilecek

* Rusya Karadeniz’de ticaret gemisi ve donanma bulunduramayacak

* Rus Çarı protokolde Avusturya İmparatoruna ve Fransa Kralına eşit sayılacaktı.

Islahatlar

* Humbaracı Ahmet Paşa Osmanlı ordusuna bölük, alay, tabur sistemi getirdi.

* Topçu subayı yetiştirmek üzere mühendishane açılmıştır. ( Mühendishane batı tarzında açılan ilk teknik okuludur.)

* Baruthane geliştirildi ve Humbaracı Ocağı yeniden düzenlendi.

III.MUSTAFA DÖNEMİ (1757-1774)

1757-1774
III.MUSTAFA
Osmanlı-Rus Savaşı (1768-1774)

* Rusların Lehistan iç işlerine karışması

* Rusların Karadeniz ve Boğazlar yolu ile Akdeniz’e inmek istemesi

*Ruslar’ın Kırım’ı ele geçirmek istemesi

* Rusların Balkan politikası

* Osmanlı ordusu Eflak’ta büyük bir bozguna uğradı. Ayrıca 1770′de Çeşme’deki Osmanlı donanması yakıldı. III.Mustafa’nın üzüntüden vefat etmesi üzerine yerine geçen I.Abdülhamit barış istedi.

Islahatlar

* Mühendishane-i Bahr-i Hümayun ( Deniz mühendishanesi ) açıldı.

* Avrupa’dan getirilen Tıp, Astronomi ve Matematik ile ilgili eserler Türkçe’ye çevirildi.

* Baruthane ve Tophaneye önem verildi.

* Tersane ıslah edildi.

* Sürat topçuları ocağı açıldı.

* Mali alanda ıslahat yaparak esham sistemi getirildi.

I.ABDULHAMİT DÖNEMİ (1774-1789)

1774-1789
I.ABDULHAMİT
* Ruslar’dan barış istendi ve Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) imzalandı. Bu antlaşmaya göre ;

1) Kırım bağımsız olacak ancak dini bakımdan halifeye bağlılığını sürdürecek

2) Azak ve çevresindeki topraklar Ruslara bırakılacak.

3) Rus ticaret gemileri Karadeniz ve Akdeniz’de serbestçe faaliyette bulunacak.

4) Rus ticaret gemileri boğazlardan geçebilecek

5) Rus elçisi İstanbul’da sürekli bulundurulacak ve Balkanlarda uygun gördükleri yerlere konsolosluklar açabilecek

6) Ruslar Eflak ve Ege adalarına çekilecek

7) Ruslar kapitülasyondan yararlanacak ve kutsal yerlere serbestçe ziyaret edecek.

8) Osmanlı Devlet’i Rusya’ya savaş tanzimatı ödeyecek.

Osmanlı-İran Savaşı (1775-1779)

* Kaçarlar’ın rakibi olan Kerim Han Zend, 1775′de Basra’yı muhasara altına alınca, Mayıs 1776’da İran’a harb ilan edildi. 1776′da İranlıların eline geçen Basra, ancak üç yıl sonra geri alınabildi.

Aynalıkavak Tenkihnamesi (1779)

* Kırım’ın bağımsız olmasından sonra Rus taraftarı olan Şahin Giray Kırım Han’ı seçildi. Kırım Türklerinin Osmanlı’dan yardım istemesi üzerine Osmanlı ile Rusya ilişkileri gerginleşti. Fransa’nın araya girmesi ile uzlaşma sağlandı. Buna göre ;

1) Rusya Kırım’dan çekilecekti

2) Osmanlı Devleti, Şahin Giray’ın Kırım Han’ığını tanıyacaktı.

Islahatlar

* Ulufe alım-satım yasaklandı.

* Sürat topçuları ocağı yeniden açılarak sayıları arttırılmıştır.

* İstihkam okulları açılmıştır.

* Yerli malı tükedimi teşvik edilerek Türk üreticiler ve tüccarlar desteklendi.

* Haliç, Karadeniz ve Ege’de tersanelere açılarak yeni gemiler yapıldı.

III.SELİM DÖNEMİ (1789-1807)

1789-1807
III.SELİM
Osmanlı-Rus-Avusturya Savaşları ( 1789-1792)

* Rusların Kırım’ı işgali

* Rusya ve Avusturya’nın Osmanlı’yı paylaşma konusunda anlaşmaları

* İngiltere ve Prusya’nın Osmanlı’yı Rusya ve Avusturya’ya karşı kışkırtmasıdır.

* Osmanlı Rusya’ya savaş ilan etti. Avusturya’nın savaşa müdahalesiyle Osmanlı yenilmeye başladı. Fransız İhtilali’nin gerçekleşmesi üzerine Avusturya ihtilalin kendi ülkesinde etkili olacağını düşünerek anlaşma imzalamış ve savaştan çekilmiştir.

Ziştovi Antlaşması (1791)

* Avusturya işgal ettiği yerlerden geri çekilecekti.

* Hotin Kalesi Osmanlı-Rus barış antlaşması imzalanıncaya kadar Avusturya’da kalacak.

Yaş Antlaşması (1792)

* Osmanlı Kırım’ın Rusya’ya ait olduğunu kabul edecekti.

* Ruslar işgal ettiği yerlerden çekilecekti.

* Dinyester ırmağı iki ülke arasında sınır olacaktır.

Osmanlı-Fransa İlişkileri

* Osmanlı’nın savaşlarda uğraşmasını fırsat bilen Fransa 1798′de Mısır’ı işgal etti. Fransa’nın amacı İngilizlerin Doğu Akdeniz’deki ticari etkinliğine son vermek ve yeni sömürgeler ele geçirmekti.

* Akka önlerinde Cezzar Ahmet Paşa Napolyon’a ilk yenilgisini tattırmış, buda Nizam-ı Cedit ordusunun kurulmasına haklılığını kanıtlamıştır.

* Osmanlı Devleti’yle El Ariş Antlaşması‘nı imzalayan Fransızlar Mısır’dan çekildi.

Islahatlar

* Mühenishane-i Berri Hümayun (Kara Mühendishanesi) açıldı.

* Nizam-ı Cedit ocağı kuruldu. Bu ocağın masraflarını karşılamak için İrad-ı Cedit hazinesi oluşturuldu.

* Büyük Avrupa Devletlerin başkentlerine daimi elçilikler açıldı.

* Fransızca yabancı dil olarak okutulmaya başlatıldı.

* Yeni Askeri teşkilata kıyafet zorunluluğu getirildi.

* Divan üyelerin sayısı düşürüldü.

* Tımar ve zeamet kanunları yeniden düzenlendi.

DAĞILMA DÖNEMİ

* Bu dönemde Osmanlı Devleti’nn temel politikası “Denge politikası” olmuştur.

* Avrupalı devletlerin arasındaki çıkar çatışmalarından yararlanılmaya çalışılmıştır.

* Batı tarzında ıslahatlar sürdürülmüştür.

* Devletin dağılımını engellemek için her alanda ıslahatlar yapılmıştır.

Sırp Ayaklanması

* Kara Yorgi önderliğinde 1804′te ayaklandılar.

* Osmanlı’ya karşı ayaklana ilk ayaklana azınlıktır.

* Sırplar Bükreş Antlaşması ile bazı imtiyazlar kazanmıştır.

* 1829 Edirne Antlaşması ile özerk olmuşlar 1878 Berli Antlaşması ile bağımsızlıklarını elde etmişlerdir.

II.MAHMUT DÖNEMİ (1808-1839)

1808-1839
II.MAHMUT
Osmanlı-Rus Savaşı (1806-1812)

* Rusların ayaklanan Sırpları desteklemesi

* Osmanlı’nın Fransa’ya yakın siyaset izlemesi

* Napolyon Savaşları esnasında Osmanlı’nın Rusya’ya boğazları kapatması

* Bu savaştan sonra Bükreş Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre ;

1) Osmanlı Devleti, Sırplara bazı imtiyazlar tanıyacak

2) Dinyester Nehri iki devlet arasında sınır olacak.

3) Eflak ve Boğdan Osmanlı’da kalacak, Beserabya Rusya’ya verilecek

Sened-i İttifak(1808)

1) Ayanlar padişahın tüm buyruklarını yerine getirecek. Padişah ayanların varlığını tanıyacak.

2) Ayanlar kendi bölgelerinde devletin asker ve vergi toplamasına yardımcı olacak.

Yunan İsyanı (1820-1829)

* Etnik-i Eterya’nın çalışmaları

* Milliyetçilik akımları

* Avrupalı aydınların Yunanlıların lehine yaptığı çalışmalar

* 1820′de Eflakta çıkan ayaklanmayı Osmanlı Devleti şiddetle bastırdı. İsyanı bastıramayınca Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan yardım istedi. Yardım karşılığında ise Mora ve Girit valilikleri taahhüt edildi.

* İbrahim komutasındaki Mısır ordusu Mora isyanını bastırdı.

* Bu gelişmeden rahatsız olan İngiltere, Fransa ve Rusya Navarin’de Osmanlı ve Mısır donanmalarını yaktı.

Osmanlı-Rus Savaşı (1828-1829)

* Osmanlı donanması Navarinde yakılması

* Osmanlı Devleti’nin İngiltere, Fransa ve Rusya’dan tanzimat talebi

* Rusya’nın Yunanistan’ın bağımsızlığını istemesi

* Rus ordusu iki koldan hareket etti ve başarısız olan Osmanlı barış istedi ve Edirne Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre ;

1) Rusların işgal ettiği topraklardan geri çekilecek.

2) Prut ırmağı Osmanlı-Rus sınırı olacak.

3) Rus ticaret gemileri boğazlardan serbestçe geçecek

4) Eflak, Boğdan ve Sırbistan özerk olacak ve Yunanistan bağımsız olacak

5) Doğuda bulunan Ahıska, Potin ve Anapa kaleleri Rusya’ya bırakılacak.

6) Rusya’ya 10 milyon düka altın tanzimat verecek.

Mısır İsyanı

* Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa, Suriye ve Filistin’i aldı. İbrahim Paşa Konya’ya kadar ilerledi daha sonra Kütahya’ya ulaştı.

* Osmanlı Devleti, İngiltere’den yardım istemiş ancak İngiltere bunu Osmanlı Devleti’nin iç meselesi olarak gördüğü için yardım göndermemiştir.

* Fransa’da Kavalalı’yı desteklediği için Rusya’dan yardım istemiştir. Rusya’nın yardıma gelmesi üzerine İngiltere ve Fransa araya girmiş ve Kütahya Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmaya göre ;

1) Mısır, Suriye ve Girit valilikleri Mehmet Ali Paşa’ya verilmiştir.

2) Cidde valiliği ve Adana muhassallığı oğlu İbrahim Paşa’ya verilmiştir.

Hünkar İskelesi Antlaşması (1833)

1) Osmanlı herhangi bir saldırıya uğrarsa Rusya yardım gönderek, masrafları Osmanlı karşılayacak.

2) Rusya’ya saldırı olursa Osmanlı Devleti boğazları kapatacak.

3) Antlaşma 8 yıldır.

* Mısır sorunu tamamen çözülemediği için Osmanlı İngiltere yaklaştı ve Balta Limanı Antlaşması imzalandı. Buna göre ;

1) Türk tüccarlar %12 gümrük vergisi öderken , İngilizler %8 veya % 6 ödeyecektir.

2) Hammedde yasağı kalkacaktır

* Bu antlaşma ile Osmanlı İngiltere’nin yarı sömürgesi olmuştur.

Islahatlar

* Divan-ı Hümayun kaldırıldı ve Nazırlıklar ( Bakanlıklar ) kuruldu.

* Askeri , adli ve bürokratik işleri yürütmek için meclisler açıldı.

* İlk resmi gazete çıkarıldı. ( Takvim-i Vakai )

* Avrupa’ya öğrenciler gönderildi.

* İlköğretim zorunlu hale getirildi.

* Tımar ve zeamet kaldırıldı maaş usulüne geçildi.

* Askeri olarak ilk nüfus sayımı yapıldı.

* Polis ve Posta teşkilatı kuruldu.

* Memurların yargılanması için mahkemeler kuruldu.

* Harp ve Tıp okulları açıldı

* Padişah resimlerini devlet dairelerine asıldı.

* Muhtarlıklar kuruldu.

* Devlet memuru yetiştirilmesi için Mekteb-i Maarifi Adliye açıldı.

* Mızıka-i Hümayun adıyla ilk askeri bando kuruldu.

I.ABDULMECİD DÖNEMİ (1839-1863)

1839-1863
I.ABDULMECİD
* Kavalalı üzerine gönderilen orduyu Nizip’te yendi. Bu yenilgi Avrupalı devletleri rahatsız etti ve İngiltere’nin teklifiyle Mısır meselesinin çözümü için İngiltere, Osmanlı Devleti, Prusya, Rusya ve Avusturya Londra’da bir araya geldi.

Londra Konferansı (1840)

1. Mısır, Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve ailesine bırakılacak.

2. Mısır iç işlerinde serbest, dış işlerinde Osmanlı’ya bağlı kalacaktır.

3. Mehmet Ali Paşa, Osmanlı’ya her yıl 80.000 düka altın ödeyecektir. Girit Osmanlı’da kalacak. Cidde, Adana ve Suriye valiliklerine Osmanlı istediğini atayacaktır.

4. Mısır’a kaçırılan Osmanlı donanması geri verilecektir.

Londra Antlaşması (1841)

Mısır sorunu çözüldükten sonra Avrupa, Boğazlar meselesinin çözümüne karar vermişti. Londra Konferansı’na katılan devletlere ilave olarak anlaşmaya Fransa’da katılmıştır. Bu antlaşma ;

1) Boğazlar Osmanlı’da kalacak.

2) Barış döneminde savaş gemileri geçemeyekti. Ticaret gemilerine açık olacaktır.

Kırım Savaşı (1853-1856)

* Rusların 1853′te Sinop’ta Osmanlı donanmasını yakması

* Rusların Eflak ve Boğdan’ı işgali ve Osmanlı topraklarını paylaşıp bölüşme arzusu

* Osmanlı Devleti’nin Tanzimat Fermanı’ndan sonra giderek güçlenmesi.

* Rusların Londra Antlaşmasında duyduğu rahatsızlıklar savaş sebepleridir.

* Kırım Savaşı, Osmanlıların 1853′te savaş ilanıyla başlamıştır. İngiltere, Fransa ve Piyemonte 1854′te Osmanlı yanında savaşa katıldılar. Savaş Rusların yenilgisiyle sonuçlanmıştır.

Paris Antlaşması (1856)

* Osmanlı bir Avrupa devleti sayılacaktır.

* Osmanlı’nın toprak bütünlüğü Avrupalı devletler garantisindedir.

* Karadeniz tarafsız bir deniz olacaktır. Osmanlılar ve Ruslar Karadeniz’de savaş gemisi ve tersane bulundurulamayacaktır.

* Eflak ve Boğdan’a muhtariyet verilecektir.

Tanzimat Fermanı (1839)
İLAN EDİLME SEBEPLERİ : * Osmanlı Devleti eski gücüne kavuşması ve merkezi otorite güçlenmesi

* Avrupalı devletlerin iç işlerine karışmaması

Buna Göre ; * Müslüman ve Hristiyan halkın can, mal, ırz ve namus güvenliği sağlanacak.

* Kanunlar önünde herkes eşit olacak ve mahkemeler açık yapılacak, karma mahkemeler kurulacak

* Askere alma işlemi düzgün yapılacak

* Herkes mal sahibi olabilecek, satabilecek veya çocuklarına miras bırakabilecek.

* Vergiler gelire göre toplanacak.

Islahat Fermanı (1856)

İLAN EDİLME SEBEPLERİ : * Avrupa’nın Osmanlı içişlerine karışmamasını önlemek

* İngiltere ve Fransa’nın Hristiyan azınlıklara bazı haklar verilmesini istemesi

* Rusya’nın Balkan halklarının üzerindeki etkisini kırmak

ÖNEMLİ MADDELER : * Herkesin mal, can, ırz ve namusu korunacak

* Mahkemelerde davalar açık olacak ve kanunlar önünde herkes eşit olacak.

* Vergiler eşit olarak düzenlenecek.

* Azınlıklara inanç özgürlüğü sağlanacak

* Rüşvet ve iltimas kalkacak.

Mübarek Gün ve Geceler Hakkında Bilgiler

MÜBÂREK GECELER ve GÜNLER

islamsayfasi

Mübârek sözcüğü “bârake”nin ism-i mef’ulü olup, hayır ve bereket verilmiş demektir. Bir terim olarak Cenab-ı Hakk’ın başka gecelerden üstün kıldığı geceleri ifade eder.

İslam dininde ibadetler kamerî aylara göre emredilmiştir. Kamerî takvime göre günün, önce gecesi, sonra gündüzü gelir. Mesela cuma gecesi dendiği zaman perşembeyi cumaya bağlayan gece kastedilir.

Allah Teâlâ bu geceleri, diğer gecelerden daha faziletli (üstün) yaratmış ve bu gecelerde yapılan ibadetlere daha çok mükâfat vermiştir. Aynı zamanda önemli bazı işleri de bu gecelerde yaratır. Bunun için bu gecelere mübarek geceler denir.

Mübârek geceler yedi tane olup şunlardır:

1) Cuma gecesi: Her hafta perşembeyi cumaya bağlayan gecedir.

2) Ramazan bayramı gecesi: Bu, Ramazanın son gününü, ramazan bayramına bağlayan gecedir.

3) Kurban bayramı gecesi: Zilhicce ayının 10. gecesidir.

Yukarıdaki üç geceye ait her hangi bir ibadet yoktur. Ancak bu gecelerde yapılan ibadet, dua ve iyilikler Allah Teâlâ tarafından, fazlası ile mükâfatlandırılır. Bu gecelerde yapılan dua hakkında Rasûlûllah (s.a.s) şöyle buyurur: “Beş gece vardır ki, o gecelerde yapılan dualar geri çevrilmez: 1- Receb’in ilk cuma gecesi (Regâib gecesi) 2- Şabanın onbeşinci gecesi (Beraat gecesi) 3- Cuma gecesi 4- Ramazan bayramı gecesi 5- Kurban bayramı gecesi”.

4) Kadir gecesi: Ramazan ayının 27. gecesidir. Fakat başka gecelerde olduğu da rivayet edilmiştir. Bu konuda Râsulullah (s.a.s)’den bir kaç hadis rivayet edilmiştir. Bunların birinde şöyle buyurur. “Kadir,gecesini Ramazan’ın son on gününün tek sayılı (21, 23, 25, 27; 29) gecelerinde arayınız” (en-Nevevi, Riyâzü’s-Salihin, II, H. No: 1197).

Ancak İslâm alimlerince kuvvetli ihtimal 27. gecesidir.

Şanı Yüce ve kadri büyük olduğu için bu geceye “Kadir gecesi” denmiştir.

Bu konuda Kadir Suresi’nde Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şüphesiz Biz, Kur’an-ı, Kadir gecesi indirdik. Sen o Kadir gecesinin ne olduğunu bildin mi? Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır. O gece melekler ve ruh (Cebrail) Rablerinin izni ile, bütün emirlerle inerler. O gece, şafak atıncaya kadar emniyetli ve selametli bir gecedir” (el-Kadr, 97/1-5).

Bu sûreye göre Kadir gecesinin bir kaç üstün özellikleri vardır:

a) Kur’an-ı Kerim Ramazan ayında bu geceden itibaren inmeye başlamış ve yirmiiki yıl sürmüştür.

b) Kadir; takdir anlamındadır. Yani bu gece, Allah’ın, ezelde takdir ettiği kaderi uygulamak için meleklere emir verdiği gecedir. Bunun için melekler bu gecede yer yüzüne iner.

c) Kadir gecesi içinde o kadar büyük iyilik ve hayır vardır ki bu hayır insanlık tarihinde bin yılda yapılmamıştır. İşte Kadir gecesi bunun için bin yıldan daha hayırlıdır.

Kadir gecesinin ihyasına gelince: Bu geceyi varsa kaza namazlarını kılarak, ibadet ve dua ile ihya etmeye çalışmalı. Çünkü Rasûlûllah (s.a.s) “Kadir gecesini iman ederek ve mükafatını umarak ibadetle geçirenin geçmiş günahları affolur” buyurur.

Rasûlullah (s.a.s) bu gece de şu duayı okumayı tavsiye buyurmuştur.

“Yarabbî, şüphesiz sen affedicisin ve affı seversin; beni de affet ” (Riyazü’s-Salihin, H. No: 1194).

5) Regâib gecesi: Recep ayının ilk cum’a gecesidir.

Regâib, regibe kelimesinin çoğulu olup, sözlükte; itibar edilen şey ve bol ihsan demektir. Bu gece de Rasulû Ekrem (s.a.s)’in, Allah Teâlâ tarafından manevi iyiliklere ve ihsanlara nail olduğu için, buna şükrane olarak oniki rekat nafile namaz kıldığı rivayet olunmaktadır. Ancak bu namaz hakkındaki rivayet kuvvetli değildir. Nafile olduğu için kılınsa sevabı bol, kılınmazsa günahı yoktur. Ancak bu gecelerde kılınan bütün nafileler ferdî kılınır. Önemli olan bu geceyi ibadetle, dua ve niyazla ihya etmektir (bk. “Regâib” mad.).

6) Beraat kandili (gecesi)- Şaban ayının onbeşinci gecesidir. Aslı “Berâet”tir.

Beraat sözlükte; bir zorluktan kurtarmak ve beri olmak demektir.

Allah Teâlâ bu gece af kapılarını açar; bu gecede mü’minler affa uğrarlar ve günahlarından tevbe ettikleri taktirde temizlenirler. Bu gecede, bir yıl içinde olacak bütün işler hükme bağlanıp, ifası için Cenab-ı Hak tarafından meleklere verilir. Bu geceye has bir ibadet yoktur. Gecesini ibadet ve dua ile, gündüzünü oruçlu geçirmek güzeldir.

Kur’an-ı Kerim’de Beraat gecesiyle ilgili görülen âyetler şunlardır:

“(Helâl, haram ve diğer hükümleri) açıkça bildiren bu Kitab’a yemin ederim ki, şüphesiz, biz onu mübârek bir gecede indirdik. Gerçekten biz. sonuçta karşılaşılacak tehlikeleri haber vericileriz. O (öyle bir gecedir ki) her hikmetli iş, nezdimizden sadır olan bir emir ile o zaman ayrılır” (ed-Duhân, 44/2-6).

Alimlerin çoğunluğu bunun “Kadir” gecesi İkrime ile bir grup bilgin de “Beraat” gecesi olduğunu söylemişlerdir. Çoğunluk şu delillere dayanmıştır: Cenab-ı Hak, Kadir sûresinde, Kur’an’ı Kadir gecesinde, bu âyette ise mübârek bir gecede indirdiğini beyan etmiştir. Eğer bu iki geceden kastedilen tek bir gece olmasaydı, çelişki doğardı. Allah Teâlâ, içinde Kur’an indirilen ayın Ramazan ayı olduğunu başka bir âyette de bildirmiştir (el-Bakara, 2/185). Buna göre mübarek gecenin Şaban gecelerinden değil, ramazanın gecelerinden biri olması gerekir. Cenab-ı Hak, mübarek geceyi; “Onda her hikmetli iş ayrılır” diye nitelemiş, Kadir gecesi hakkında da; “Melekler ve Ruh’un bir emirden dolayı, Rablerinin izniyle. inmekte olduklarını” bildirmiştir (bk. el-Kadr, 97/4). Bu “emir”, o yıldan gelecek yıla kadar olan amel, rızık, hayat, ölüm gibi Allah’ın kazasıdır. İbn Abbas (r.anh) şöyle der: “Cenab-ı Hakk’ın bütün kazaları Şa’ban’ın yarı gecesinde görevli meleklere teslim edilir”. Bazılarına göre, Beraat gecesinde, emirlerin Levh-ı Mahfuzdan alınmasına başlanır. Bu gecede gelecek yıla rastlayan aynı geceye kadar olan olaylar takdir edilir ve bu “kadir” gecesi bitirilir. Rızıklara ait olan takdirler Mikâil (â.s)’a; savaş; zelzele, yıldırım ve musîbetlere ait olanlar da Azrail (a.s)’a bildirilir. Diğer yandan, Beraat gecesine ait beş haslet şunlardır: 1) Her önemli iş bu gecede ayırdedilir. 2) O gecedeki ibadetin fazileti büyüktür. 3) İlâhi rahmet yayılır. 4) Mağfiret gecesidir. 5) O gece, Rasûlüllah (s.a.s)’a şefaat hakkının tamamı verilmiştir. Çünkü, Hz. Muhammed (s.a.s), Şaban’ın onüçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat istemiş, bu şefaatin üçte biri verilmiş, ondördüncü gecesi yine istemiş, üçte biri daha verilmiş, onbeşinci gece yine talep etmiş, bu gece şefaatın tamamı ihsan edilmiştir. Bu şefaatten mahrum olanlar, devenin ürküp kaçtığı gibi Allah’tan kaçanlardır (bk. er-Râzî ve Ebussuud Efendi Tefsirleri, ed-Duhân Sûresi 3. ve 4. âyetlerin tefsiri; Hasan Basri Çantay, Kur’ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, İstanbul 1959, III, 904, 905).

Beraat gecesi hakkında Allah elçisi şöyle buyurmuştur:

“Şaban ayının onbeşinci gecesi olduğu zaman, gecesinde ibadete kalkın. Ve o gecenin gündüzünü (I5. günü) oruç tutunuz. Çünkü o gece güneş batınca Allah Teâlâ (Keyfiyeti bizce meçhul bir halde) dünyaya en yakın göğe inerek (o andan) fecir oluncaya kadar: Benden mağfiret dileyen yok mu, onu mağfiret edeyim. Benden rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım. (Bir bela ile) mübtela olan yok mu, ona kurtuluş vereyim. Şöyle olan yokmu? Böyle olan yok mu? Buyurur (İbn Mâce, H. no: 1388).

Diğer bir hadiste de şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Allah Teâlâ Şaban ayının onbeşinci gecesi dünyaya en yakın olan semaya (keyfiyyeti bizce meçhul bir şekilde) iner ve Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısından daha çok günahları (veya günah sahiplerini) bağışlar” (İbn Mâce, H. no: 1389).

7) Mirac gecesi: Recep ayının 27′nci gecesine rastlayan geceye “Mirac gecesi” denir. Mirac mucizesi, hicretten bir buçuk yıl önce, 621 M. yılı başlarında vuku bulmuştur. Bu gecede Hz. Muhammed (s.a.s), Mekke’den Kudüs’e oradan semalara yükseltilerek, melekût âlemini seyretmiş ve Cenab-ı Hak ile aracısız mükâlemede bulunmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de mirac olayına şu şekilde kısaca yer verilir: “Kulu (Muhammed’i) gecenin az bir bölümünde kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah bütün noksanlıklardan münezzehtir. İşiten ve gören O’dur” (el-İsrâ, 17/1).

Hz. Muhammed’in, gecenin az bir bölümünde Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya kadar olan yolculuğuna “İsrâ”, Mescid-i Aksâ’dan göklere yükselip, madde âlemini aşmasına da “mirac” denir. İsrâ; gece yolculuğu yapmak, demektir.

Mirac gecesinin önemi, o gecede Cenab-ı Hak’tan getirilen emir, yasak ve haberlerin öneminden gelmektedir. Mirac gecesi getirilen esasları birkaç maddede toplayabiliriz:

1) İslâm’ı saran tehlike çemberinin, etkisini kaybettiği haber veriliyor.

2) Daha önceki dinlerin yürürlükten kaldırıldığı ilân ediliyor.

3) Hz. Muhammed’in ilâhi gücün tecelli ettiği Sidretü’l-Müntehâ’ya yükselmesi, beşer ilminin sürekli ilerleyeceğine delâlet ediyor.

4) İnsanla Rabbı arasında en önemli iletişim aracı olan beş vakit namaz bu gecede farz kılınmıştır.

5) el-Bakara Suresinin son iki âyeti İslâm ümmetine hediye olarak gelmiştir. “Amenerrasûlü” diye başlayan bu âyetlerde önemli akide konuları yanında, son âyette özlü duâ örnekleri verilmektedir.

6) Allah’a ortak koşmayan mü’minlerin bağışlanacağı müjdesi veriliyor.

İşte bu kadar önemli hükümlerin bir arada bildirildiği Mirac gecesi, önemini bunlardan almaktadır. Mirac gecesinde on iki rek’at nâfile namaz kılınması müstahsen görülmüştür. Bu namazın her rekatında Fâtiha ile başka bir sûre okuyarak, iki rekatta bir selâm vermeli, sonra yüz defa “Sübhânellahi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illâllahü vallahû ekber” demeli, daha sonra yüz defa istiğfar ederek, yüz defa da salâtü selâm okumalıdır. Gündüzün de oruçlu bulunulmalıdır. Böyle bir gecede yapılacak duanın Cenab-ı Hak tarafından geri çevrilmeyeceği umulur.

Şâmil İA

ÜÇ AYLAR

——————————————————————————–

İslâm’ın mübarek saydığı hicrî kamerî aylardan Recep, Şaban ve Ramazan ayları. Bu aylar ve diğer dokuz ayın süreleri, ayın hareketlerine göre belirlenmektedir. Kameri ayların süresi, şemsî ayların süresine nazaran değişiklik arzeder. Kamerî sene, şemsî seneden on bir gün daha kısadır. Ayrıca kamerî ayların diğer bir özelliği şemsî aylarda olduğu gibi senenin aynı mevsimine değil, değişik mevsimlerine tesadüf etmesidir. Mesela, kamerî bir ay olan Ramazan ayı, senenin mevsimlerini dolaşır. Hicrî ve kamerî aylar arasında küçük önem taşıyan ve “üç aylar” diye adlandırılan Receb, Şaban ve Ramazan ayları mübarek aylar olarak kabul edilirler. Bu ayların Müslümanlarca önemli ölçüde değer kazanmasının sebepleri arasında Hz. Peygamber (s.a.s)’in bu aylar hakkında verdiği haberler gösterilebilir. Rasûlüllah (s.a.s) bir hadis-i şerifinde; “Recep Allah’ın ayı, Şaban benim ayım ve Ramazan ümmetimin ayıdır” buyurmuştur. Ayrıca Peygamber Efendimiz, Receb ayı girince, ” Âllahım! Receb ve Şabanı bize mübarek kı!! Bizi Ramazana ulaştır” diye dua ederdi.

Üç ayların değerini ifade eden diğer bir önemli özellik ise beş mübarek kandil gecesinden dördünün bu aylar içinde olmasıdır. Regaib gecesi, Recep ayının ilk cuma gecesine, Mirac gecesi, Recep ayının yirmi yedinci gecesine, Berat gecesi, Şaban ayının on beşinci gecesine, Kadir gecesi ise Ramazan ayının yirmi yedinci gecesine rastlar.

Hz. Peygamber (s.a.s) Şaban ayında çok oruç tutardı. Hz. Aişe, Rasûlüllah (s.a.s)’ın bu aydaki orucu hakkında şöyle der: “Şaban ayındaki kadar çok oruçlu olduğu bir ay görmedim” (Tecrid-i Sarih, VI, 295).

Ramazan ayının fazileti ise çok daha yücedir. Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: “Ramazan geldiğinde Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar da bağlanır” (Müslim, Kitâbu’s-Sıyam, 1).

Receb ve Şaban ayları, rahmet ayı olan Ramazanı karşılayan aylar olup Ramazan ayının müjdecisidir. Dinimizde ayrı bir değeri olan üç ayların, kişide insanî özelliklerin olgunlaşmasında ve iradenin kontrol altına alınmasında rolü büyüktür. Zira Receb ve Şaban aylarının feyzinden ve bu aylarda bulunan Regaib, Mirac ve Berat gecelerinin rahmetinden istifade yolunu tutan bu kişi Ramazan ayında ise her türlü kötülükten kendini uzak tutar ve insanî vasıflarının artmasına gayret eder. Nihayet Kadir gecesinde yapacağı ibadet ve tevbe ile manevî hazza ulaşır.

Bu nedenle özellikle, bu aylarda bol bol istiğfar etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kur’ân okumak ve dua etmek en uygun davranışlardır.

kaynak;Şamil İA

www.islamsayfasi.com